18.9.26

Başlığı Olmayan Yazı

Teker teker gelin. Yoksa ben geliyorum artık.

Bırakıyorum bu hayat oyununu da. Mızıkçılıksa mızıkçılık!

Daha beterini mi göreceğim? Evet. Bunu da biliyorum. Gider gitmez başlayacak işkencesi. Öyle anlatıldığı gibi ateşler içinde olmayacak, tek korkun bu olmadıkça. Önce beni bir masaya oturtup daha bu hayata gelmeden imzaladığım sözleşmeyi önüme koyacaklar.

“Bak,” diyecekler, “hepsini kendin seçtin.” 

“Ben bir halt hatırlamıyorum.” 

Üstelik buraya gelirken unutacağımı da bile bile imzalamışım. Ne tuhaf; geçerli sayılan tek sözleşme, taraflardan birinin tek bir maddesini bile hatırlamadığı sözleşme olabilir. Yükümlülükler bende, evrak onlarda.

Dosyayı önüme doğru itecekler. Altında imzam varmış. Her şeyi görmüş, kabul etmiş, hatta bazı maddeleri bizzat ben talep etmişim. Kimlerin karşıma çıkacağını, kimin canımı yakacağını, neyi kaybedeceğimi, nerede yalnız kalacağımı, hangi kapının yüzüme kapanacağını tek tek biliyormuşum. Bütün bunların beni büyüteceğine, ruhumu olgunlaştıracağına ve birtakım pek kıymetli dersleri öğrenmemi sağlayacağına karar vermişim.

Belli ki sözleşmeyi imzalarken de şuursuzmuşum.

Ya da tekâmül denen şeyin satış sunumu sandığımdan çok daha başarılıydı. Işıklar, yüksek bilinç, sonsuz sevgi… İnsan orada hiçbir yeri acımıyorken dünyadaki acının altından kalkmayı kolay sanıyor olabilir. Bedeni olmayan ruhun beden acısına “deneyim”, kırılacak bir kalbi olmayan yüksek benliğin kalp kırıklığına “ders” demesi kolay elbette.

Kim bilir, belki de büyük bir özgüvenle arkamı yaslayıp, “Ben bunu taşırım,” demişimdir.

Taşıdım da. Sorun, taşıyabildiğim her şeyin bir sonraki yük için emsal sayılmasıydı. Sırtım kırılmadıkça biraz daha koydular. Dizlerimin üzerine düşüp yeniden kalktığım her seferinde bunu devam edebileceğimin kanıtı kabul ettiler. Taşıyor olmamın taşımak istediğim anlamına gelmeyebileceği kimsenin aklına gelmedi.

“Bunların hepsine rıza göstermişsiniz,” diyecekler.

“Ben mi?”

“Yüksek benliğiniz.”

“Çağırın,” diyeceğim. “Kendisiyle görüşmek istiyorum.”

Muhtemelen bunun mümkün olmadığını söyleyecekler. Yüksek benliğim, işler sarpa sardığında ortalıkta görünmeyen fakat sözleşmelerde tam yetkili kılınmış bir şirket yöneticisi gibi erişilmez olacak. İmzayı o atmış, faturayı bana bırakmış.

Sonra dosyadaki eksiklere geçecekler. Yarım bıraktığım dersleri, zamanından önce kalktığım masaları, artık dayanamadığım için terk ettiğim sınavları kırmızı kalemle işaretleyecekler. Hatırlamadığım şartları nasıl ihlal etmiş sayılabileceğimi soracağım. Bana “özgür irade” diyecekler. Bütün cevapları tek bir belirsiz kavramla geçiştirme konusunda orada da oldukça mahir olduklarını tahmin ediyorum.

Ardından aynılarını ve bin beterini yeniden gösterecekler. Sadece ne yaşadığımı değil, neden yaşamayı seçtiğimi de anlatacaklar. Anladığıma kanaat getirince beni bir süre dinlendirecek, geri gelmeye hazır olduğumu düşündüklerinde sözleşmeyi yeniden önüme koyacaklar.

Sonra her şeyi bir kez daha unutacağım.

İsimler değişecek. Yüzler, şehirler, evlerin pencerelerinden görünen manzaralar değişecek ama yara kendisine yeni bir yer bulacak. Aynılarını ve bin beterini bir daha yaşayacağım.

Yine mızıkacak mıyım diye.

Bilmem.

Bu kez ne vaat edecekler mesela? Daha dayanıklı bir beden mi? Daha az hatırlayan bir zihin mi? Beni yarı yolda bırakmayacak birkaç insan mı? Sonuna kadar kalacak birini mi, yoksa yine kalamayacağı hâlde bana evi hatırlatacak birini mi?

“Merak etme,” diyecekler belki. “Bu kez yalnızca taşıyabileceğin kadarını vereceğiz.”

Bunu daha önce de söylemiş olmalılar. Bu kez taşıyabileceğim kadarı yetecek mi onlara? Yoksa ayakta kaldığımı gördükçe sözleşmeye yeni maddeler, sırtıma yeni yükler mi ekleyecekler? Bu kez de sonuna kadar dayanacak mıyım, yoksa daha mı erken pes edeceğim? Kalemi önüme koyduklarında, sözleşmeyi baştan sona okumak isteyeceğim. Küçük puntolarını, ek protokollerini, karmik dipnotlarını… Mümkünse bir nüshasını da isteyeceğim. Gerçi vermeyecekler. Hatırlamama da izin vermeyecekler.

Yine de imzalamadan önce bu kez tek bir şey soracağım.

Bütün bu derslerin, kayıpların, sınavların ve taşımam gerekenlerin arasında…

En azından arada mutlu da olabilecek miyim mesela?

18.8.26

Nasıl Olsa...

Kendi cenaze törenimi izlemek gibi bir şeymiş, on beş yıl çalıştığın bir şirketten ayrılmak. Üstelik yalnızca izlemiyorsun, töreni de kendin organize ediyorsun.

Yönetim Kurulunun asistanıydım. Daha doğrusu, asistan adıyla anılan bir organizatördüm belki. Ajandalar, seyahatler, toplantılar, yazışmalar, vizeler, raporlar, tercümeler, son dakika değişiklikleri, kimsenin hatırlamadığı ama herkesin ihtiyaç duyduğu ayrıntılar… Her şey yolunda giderken bütün bunlar kendiliğinden oluyor sanıldı. Ben de işimi iyi yaptığım ölçüde görünmez oldum.

Hep yalnız olduğumu söyledim. İş yükünden söz ettiğimi sandılar. Oysa yalnızlığım, yaptığım işin görülmemesindendi. Yıllarca bir yapının tam ortasında durup yine de yokmuş gibi hissetmenin yalnızlığıydı bu.

"Bir gün yerime bir robot geçse kimse fark etmez," dediğimde mütevazılık yaptığımı düşündüler. Oysa kendimi küçümsemiyordum. Yalnızca yıllar içinde bir insandan çok, kesintisiz çalışan bir sisteme dönüştürüldüğümü biliyordum. Her şeyi hatırlayan, her şeye yetişen, yorulmayan, kırılmayan ve ihtiyaç duyulmadığında varlığı unutulan bir sistem.

Görünmedim, ta ki gidiyorum diyene kadar.

Şimdi on beş yıllık birikimimi derleyip topluyor, bildiklerimi başkalarının anlayabileceği bir düzene sokuyorum. Yıllardır zihnimde tuttuğum ayrıntıları, ilişkileri, alışkanlıkları ve görünmeyen işleyişi tek tek kayda geçiriyorum.

Buna devir teslim dosyası diyorlar. Bana kalırsa vasiyetname. Kime ne kaldığı, hangi işin kime emanet edildiği, ben yokken neyin nasıl yürüyeceği… Hepsi maddeler halinde, sırayla. Benden sonra hayat devam edebilsin diye kendi yokluğumun hazırlığını yine ben yapıyorum.

Bir yandan da hayatımın kalanında çalışabileceğim yeni bir iş arıyorum. Bildiğim hayatı kapatırken, henüz bilmediğim bir hayatın içinde kendime yer bulmaya çalışıyorum.

Son birkaç haftamda bile beni ısrarla beklettiler. Yine kendi konforları için, yine son dakikaya kadar. Çünkü ben bekletilebilirdim. Nasıl olsa hallederdim. Nasıl olsa yetiştirirdim. Nasıl olsa sorun çıkarmadan, kimseyi zor durumda bırakmadan, kalan ne varsa tamamlar ve giderdim.

On beş yıl boyunca güvenilir olmakla kullanışlı olmak arasındaki çizginin ne kadar kolay silinebildiğini öğrendim. Bir işi her defasında çözebiliyor olmam, insanların o işi bana zamanında vermeleri gerektiği anlamına gelmedi. Tam tersine, nasıl olsa çözeceğimi bildikleri için beni son ana kadar bekletebildiler.

Çünkü ben hep hallettim.

Kendi cenaze törenimi bile.

Bu törene yalnızca birlikte çalıştığım insanlar katılmıyor. Sevdiklerim de burada. On beş yıldır bağ kurduğum, hayatımın büyük bir bölümünü paylaştığım insanlar. Onları da teselli etmek bana düştü. Bunun normal olduğunu, çalışma hayatında herkesin bir gün böyle bir ayrılık yaşayabileceğini, hayatın devam ettiğini anlattım. Bazı arayanları, soranları, hatta iyi niyetimden kuşku duyanları bile ikna etmeye çalıştım.

Sanki giden ben değilmişim gibi.

Sanki hayatı değişecek, düzeni bozulacak ve bilinmeze doğru yürüyecek olan ben değilmişim gibi.

Son günümü bile kendim belirledim.

Öleceğim günü bilmek değil.

Seçmek.

Kendi vedamın tarihini koydum. Yapılacak işleri sıraladım. Teslim edilecek dosyaları hazırladım. Kimlerin neyi bilmesi gerektiğini düşündüm. Benden sonra kimsenin zor durumda kalmaması için, yokluğumun olabildiğince sorunsuz yaşanmasını planladım.

En zoru vedalar.

Çoktan son kez gördüğüm insanlar var. Üstelik onları son kez gördüğümü bilmeden. Koridorda karşılaştığım, birlikte kahve içtiğim, bir toplantı çıkışında birkaç kelime konuştuğum, "sonra görüşürüz" deyip ayrıldığım insanlar…

Sonrası olmayacağını bilmiyordum.

Bazı vedaları yapamadım. Bazı insanlar hayatımdan bir kapı kapanır gibi çıkmadı. Sessizce, sıradan bir günün içinde, haberim bile olmadan son kez geçip gittiler. Ben ancak günler sonra, artık bir daha karşılaşmayacağımızı anladığımda, o sıradan anın aslında bir veda olduğunu fark ettim.

Belki daha uzun bakardım yüzlerine, son kez olduğunu bilseydim. Belki konuştuğumuz cümleyi yarıda bırakmaz, aceleyle masama dönmezdim. Belki "görüşürüz" derken bu kadar emin konuşmazdım.

Ama bilmiyordum.

İçimde bir yangın var.

Kavuruyor.

Ben ise çok iyiyim.

Çünkü neticede ben "self-motivated" bir "multi-tasker"ım.

Kendi vedamı organize ediyor, işimi devrediyor, yeni bir hayat arıyor, kalanları teselli ediyor, iyi niyetimi açıklıyor ve içimde yanan her şeyi kimseyi rahatsız etmeyecek kadar sessiz taşımaya devam ediyorum.

Ne de olsa hep hallederim.

12.6.26

BÖLÜM I - Tuz ve Dua

İncirliman'a vardıklarında akşam, denizin üstüne çoktan inmişti.
Yol boyunca Ece konuşmuş, Pervin dinlemişti — çünkü ikisinin arasındaki iş bölümü buydu, yıllardır böyleydi. Ece anlatır, Pervin tutardı; sözcükleri, susmaları, anlatılanın altından sızan asıl şeyi. Şimdi de öyle oldu. Arabadan inerken Ece, "Şu havayı koklasana," dedi, "İstanbul'un üstümüze yapışan o is kokusu yok burada." Pervin kokladı. Tuz vardı, ızgara kömürü vardı, bir yerlerden — belki avludaki bir saksıdan — ıslak nane geliyordu. Bir de denizin kendi kokusu: serin, biraz yosunlu, henüz ısınmamış nisan suyunun kokusu.
Lokanta salaştı, tam istedikleri gibi. Beton zemine sonradan serilmiş tahta bir platform, üstünde plastik masalar, masaların üstünde muşamba örtüler. Duvara çakılı bir rafta eski bir radyo, sesi kısık. Köşede, ayakları yana devrilmiş bir tekir kedi, gözünü bile açmadan kuyruğunun ucunu oynatıyordu. Garson, "Hoş geldiniz, deniz kenarı mı, içerisi mi?" diye sorduğunda Ece denizi gösterdi, sormaya bile gerek görmeden.
Oturdular. Pervin keten gömleğinin yakasını biraz araladı; gün boyu omuzlarında taşıdığı o görünmez ağırlığın — kimin neye ihtiyacı olduğunu önceden bilmenin, herkesin hayatını kendi hayatından önce dizmenin yorgunluğunun — burada, bu masada gevşemesine izin verdi. Parmağındaki gümüş yüzüğü çevirdi bir-iki kez. Bunu hep yapardı; düşünürken, beklerken, bir cümlenin gelmesini beklerken. Ece çoktan fark etmişti yıllar önce ama hiç söylememişti.
Rakı geldi. Yanında buz, yanında su, yanında ince dilimlenmiş kavun ve bir tabak çağla — nisanın o tüylü, ekşi yeşil bademleri, üstlerinde tuz. Ece kadehe önce rakıyı, sonra suyu koydu; sıvı bulutlandı, o bildik beyaza döndü. Buzu en sona bıraktı. "Buz baştan girerse rakının ruhunu öldürür," dedi, her seferinde söylediği gibi, ve her seferinde yeni bir bilgiymiş gibi.
Pervin güldü. Düşük, içeriden gelen bir gülüştü bu; yüzünü birden gençleştiren cinsten.
İlk kadehi tokuşturdular. "Şerefe," dedi Ece. "Neyin şerefine?" "Bilmem. Burada olmanın. Kaçmış olmanın." Bir an durdu, sonra ekledi, sesi biraz daha alçalarak: "Senin şerefine."
Pervin kadehini dudağına götürdü, cevap vermedi. Anason dilinin altında yandı, sonra serinledi. Denize baktı. Su, ufukta hâlâ menekşe rengindeydi; kıyıya yakın yerde, lokantanın sarı ışıkları suyun üstünde titrek lekeler bırakıyordu. Birazdan ay çıkacaktı; Pervin biliyordu, dolunaydı bu gece.
Yediler, içtiler. Ece anlattı — işten bir dedikodu, kız kardeşinin yeni evi, geçen kış yarım bıraktığı o adamla bir kez daha karşılaşması. Pervin araya girmedi, sadece doğru yerlerde başını eğdi, doğru yerlerde kaşını kaldırdı. Kedi masanın altına geldi, Pervin'in ayağına sürtündü; o da farkında olmadan bir parça balık uzattı aşağı. Ece bunu gördü, bir şey demedi ama gözünün ucu yumuşadı.
İkinci kadehte deniz karardı, ay çıktı. Tam karşıdan, sudan yükselir gibi: önce kırmızımsı, kocaman, sonra tırmandıkça küçülüp gümüşe dönen bir ay. Suyun üstüne kıyıdan ufka uzanan bir ışık yolu serdi — o titrek, kırık gümüş yol. Lokantadaki birkaç masa bir an sustu, herkes aynı yöne baktı. Sonra çatal sesleri yeniden başladı.
"Pervin," dedi Ece o sustuğun anlardan birinde. Sesinde şakanın bittiği bir ton vardı. "Sana bir şey soracağım, kızma."
"Sor."
"Sen kendine ne zaman sıra geleceğini sanıyorsun?"
Pervin kadehini bıraktı. Parmağı yüzüğüne gitti, döndürdü.
"Yani," diye devam etti Ece, sözcükleri dikkatle seçerek, "herkesin işini görüyorsun. Patronun, kardeşin, benim. Kapı çalıyor, sen açıyorsun. Telefon çalıyor, sen bakıyorsun. Peki seni kim... bilmiyorum. Kim alıyor üstünden? Kim soruyor sana, sen nasılsın diye?"
Pervin uzun bir süre denize baktı. "Alışkın değilim," dedi sonunda. Sesi düz, neredeyse açıklayıcıydı; acındırmaya çalışan bir ton yoktu. "Birinin sırasına girmeye alışkın değilim. Kötü bir şey değil bu. Sadece... öyle." Bir çağla aldı, ısırdı, ekşilikten gözleri biraz kısıldı. "Bir noktadan sonra insan, beklemediği şeyin yokluğunu duymaz oluyor. Susuzluğu unutmak gibi bir şey. Susuz olduğunu unutursan, rahat edersin."
"Bu çok hüzünlü ya," dedi Ece.
"Hüzünlü değil. Pratik." Gülümsedi ama bu sefer gülüş gözlerine kadar çıkmadı.
Ece bir şey daha söyleyecek oldu, vazgeçti. Bunun yerine elini uzatıp Pervin'in elinin üstüne koydu, bir an. Sıcaktı eli; rakıdan, akşamdan, kendi sağlığından sıcak. Sonra çekti, kadehini kaldırdı. "Neyse. Bu akşam kimse kimseyi kurtarmaya çalışmasın. Sadece şuna bakalım." Ayı gösterdi. İçtiler.
Gece geç bitti. Yürüyerek döndüler pansiyona; dar, badanası dökük sokaklardan, kapı önlerinde uyuklayan kedilerin, sardunya saksılarının, kepenkleri inik bir bakkalın önünden geçerek. Ece odasına girip kapısını kapattığında Pervin hâlâ uyanıktı. Bir süre yatağın kenarında oturdu, ayakkabılarını çıkardı, çıkaramadı, yine giydi.
Sonra usulca dışarı çıktı.
Sabah, denizin rengi başkaydı.
Geceki menekşe gitmiş, yerine açık, sütlü bir gri gelmişti; ufuk daha aydınlanmamıştı ama aydınlanmak üzereydi. Hava soğuktu, Pervin kollarını gömleğinin içinde kavuşturdu. Kıyıda kimse yoktu. Yalnızca martılar, bir de uzakta, koya çekilmiş bir balıkçı teknesinin ağır ağır sallanışı. Su o kadar durgundu ki kıyıya vururken ses bile çıkarmıyor, sadece taşları yalayıp geri çekiliyordu.
Pervin taşların üstünde durdu. Gecenin sonunda, uyuyamayınca, buraya gelmeyi düşünmüştü — ne için, tam bilmeden. Şimdi de tam bilmiyordu. Yıllardır kimseden bir şey istememişti. İsteyince borçlu hissederdi insan, biliyordu bunu; istediğin verilmezse de küçülürdün, verilirse de. En temizi istememekti. Ama bu sabah, bu boş kıyıda, isteyecek kimsesi olmadığı için — tam da bu yüzden — bir şey kıpırdadı içinde.
Ellerini açtı.
Kendini biraz gülünç buldu bunu yaparken; başını göğe kaldırmak, avuçlarını yukarı çevirmek, o klişe. Bunu düşündü ve gülümsedi, yarı alaycı. "Tamam," dedi, sesli, ama çok alçak; kendi kulağı bile zor duyacak kadar. "Tamam. Madem öyle." Bir nefes aldı, soğuk hava ciğerlerini yaktı. "Hazırım. Eğer biri varsa — benim için de ayırdığın, ben hazır olana kadar beklettiğin biri — gönder. Geç bile kaldım. Yeniden sevebilirim artık."
Söyledi ve sözcükler havada asılı kalmadı, kalkmadı, bir işaret gelmedi. Hiçbir şey olmadı. Martı bağırdı, tekne sallandı, su taşları yaladı. Ufukta ilk turuncu çizgi belirdi, o kadar.
Ama Pervin, ellerini indirdiğinde, omuzlarının indiğini fark etti. Aylardır — belki yıllardır — yukarıda tuttuğu o görünmez şey, o savunma, o "istemem ben" duruşu, bir kademe aşağı kaymıştı. İçinde tuhaf, hafif bir boşluk vardı; bir şeyin yerinden kalktığı, henüz yerine bir şey gelmediği için boş kalan o aralık. Susuzluğunu hatırlamış gibiydi. Ve hatırlamak, garip biçimde, acıtmamıştı.
Geri döndü. Pansiyonda Ece henüz uyuyordu. Pervin valizini topladı, perdeyi araladı, denize son bir kez baktı. Aklında ne bir yüz vardı, ne bir isim. Bunu sonradan, çok sonra, defalarca hatırlayacaktı: o sabah kimseyi düşünmüyordu. Tam da bu yüzden cesaret edebilmişti.
İstanbul'a döndüklerinde akşam olmuştu yine. Otogardan ayrıldılar, Ece Bağdat Caddesi'ne, Pervin Moda'ya. Vapur değil, dolmuş tuttu; yorgundu. Moda Caddesi'nden geçti, kepenklerini yeni indiren kahveciler, hâlâ açık bir çiçekçi, kaldırımda iki masaya yayılmış bir kalabalık. Sokağına saptı, apartmanın soğuk merdivenlerini çıktı, kapısını açtı. Ev, gittiği gibi duruyordu — düzenli, sessiz, kendisini bekleyen bir ev.
Çantasını bırakır bırakmaz uykuya teslim oldu. Rüyasız, derin, ağır bir uyku.
Sabah, onu vapur düdüğü uyandırdı. Kadıköy iskelesinden gelen o uzun, boğuk ses; ardından bir martı, ardından bir başkası. Perdenin aralığından giren ışık, karşı apartmanların arasından sıyrılan ince bir deniz şeridine vuruyordu — Moda'da bir evin ödülü, o iki bina arası mavi dilim.
Pervin gözlerini açtı.
Ve açtığı anda, hiç beklemediği bir şey oldu. Hiçbir nedeni yokken, hiçbir bağlantısı yokken, zihninin tam ortasına bir yüz oturdu. Tanımadığı bir yüz. Ya da — hayır, tanıdığı. Tanımıyordu ama tanıyordu; bu ikisi nasıl aynı anda doğru olabilirdi, bilmiyordu. Bir bakış, bir çene hattı, gülerken bir an duraksayan bir ağız. İsmi yoktu. Yeri yoktu. Henüz hiçbir yerde yoktu o yüz — ne hayatında, ne hafızasında, ne bir odanın karşı köşesinde.
Ama oradaydı.
Pervin yatakta kımıldamadan kaldı, tavandaki ince ışık çizgisine bakarak. Dün sabah denize ettiği o sözü hatırladı — gönder demişti. Gülümsedi, kendi kendine; kapıyı çalan olmadığını, hiçbir şeyin değişmediğini düşünerek. Hiçbir şey değişmemişti.
Yüz, gitmedi.

26.12.25

Göz Göre Göre

Bir yerlerde kapanan bir kapının ardında güneş yüzünü sıcağını yansıtacak tanıdık simalara dönerken, gün çekilir çekilmez mevsimin değiştiği sonbahar günleri gibi serinlemeye başlayan hayat, geceye kollarını açarak devam ediyordu.          

Yazın sıcak nefesiyle söylenmeye başlayan şarkılar artık yükselmiyordu kasabanın derme çatma tavernasında. Zaten kimsenin sonbahar rüzgârında sahil boyunca yürüyüp denizin kokusunu içine çektiği de yoktu.          

Bu yüzdendir ki kimse fark etmedi; o taverna, beş gece önce herkes evlerine çekildiğinde, küçük bir dozerle yıkılmış, geriye molozundan bile iz kalmamıştı.          

Oysa mevsimin ağırlığıyla zayıflamış da olsa, birkaç kişiye bile olsa çalınırdı o eski melodiler. Bir tek emektar şef garson Necdet Bey, o geceden beri enkazın yerine dökülen beton otoparkın girişinde saatlerce durup, bir sigarayı söndürüp diğerini yakıyordu. Birkaç kez de assolistleri Mediha Hanım uğrayıp kısa süreliğine ona eşlik etmişti; cep konyaklı matarasıyla.          

Matarayı uzatırken,          

“Üşüteceksiniz efendim, ilaç niyetine,” demişti.          

Necdet Bey büyükçe bir yudum aldı. Konyak genzini yakarak indi, yüzü buruştu, yutkundu. Gözleri dolacak gibi oldu. Sesi titreyerek,          

“Göz göre göre kaybolduk biz,” dedi,          

“ve kimse görmedi bile, hanımefendi…”          

Mediha Hanım çok şey görmüş, yetmişine merdiven dayamış, devrinin ötesinde bir zihne sahip zarif bir kadındı. Dinlemekte gönlü olan biri, beyefendi; melodinin detone olduğunu da anlar, kaybolduğunu da; enstrümanların teker teker sustuğunu da, söyleyenin sustuğunu da; artık o tavernanın yıkılıp yerini beton bir otoparka bıraktığını da.          

“Üzmeyin güzel canınızı,” dedi.          

“Ekmeğimizi yine kazanırız. Gönlümüz bu kırıklara da katlanır; şarkılarımız söylenmeye, misafirlerimiz yüzümüze gülmeye devam ettikçe.”          

Nazikçe dokundu Necdet Bey’in omzuna, veda edercesine. Elindeki pazar filesiyle ışıklı caddeye doğru yürümeye koyuldu.          

“Yarın yine gelir yoklarım Necdet’i,” diye düşündü içinden.          

        

O akşamdan sonra Necdet Bey’i bir daha gören olmadı.          

Aylar sonra, kararmış denizin dalgaları başından hiç çıkarmadığı boz rengi fötr şapkasını kıyıya vurdu.    


23.12.25

Nefesini Tutmadan

Bu kez ne maske ne palet ne şnorkelini kuşandı. Teknenin iskelesine doğru yöneldi. Uzun yıllardır hiç olmadığı kadar kendinden emin bir adımla küpeştenin üzerine çıktı, direklerden birine tutunup gün batımına doğru parlayan menevişlerin dansını izledi birkaç saniyeliğine.

Huzurla gülümsedi, gelecek güzel günler film şeridi gibi geçti gözünün önünden -film şeridi her zaman ölüme yakın anlarda görünecek değildi ya…-
Başını kaldırdığı kollarının arasına alıp yay gibi bıraktı kendini denize doğru.
Parmak uçlarından ayaklarına kadar adeta ağır çekimde geçti serin sular bedeninden. Kaç metre derindeydi bilmiyordu ama gözlerini açtığında güneşin sıcak ışığı hala oradaydı önündeydi huzmeler halinde.

Tekne bildiği tekne, su o gün defalarca yüzdüğü suydu ama sanki kokusu, rengi bambaşkaydı.

Güvertede saatlerdir yakalanamayan balıklara helal olsun! diye geçti içinden, karnaval dansçıları gibi dolaşıyorlardı etrafında. Hatta mürettebatın ‘buralarda olmaz’ diye ısrarla bilmişlik tasladığı ahtapotlar ve mürenler ışıl ışıl geçiyorlardı bu panayırın ön sıralarından.

Suyun altında nefesini tutmadığını fark etti tam da o anda. Gariptir ne korktu ne panikle yükseldi yüzeye doğru. Aksine… usulca kıvrılan bedeni ile oranın hiçbir sakinini rahatsız etmemek için yavaşça ilerlemeye başladı. İleride bir su altı mağarası vardı ama karanlık olmak bir yana dursun, sıcak ve parlak bir ışık yayılıyordu içeriden.

Büyülenmiş bir biçimde oraya yüzmeye koyuldu. Mağaranın kapısına geldiğinde, derinden eşsiz ve bildiğimiz hiçbir nota ile tarif edilemeyecek bir melodinin geldiğini duyar gibi oldu. İçeri bakacak oldu ama gözleri kamaştı parıltıdan… Bir an için kendinden geçtiğini düşündü ve aynı esnada ‘bu bir rüya gir içeri…’ dedi kendi kendine.

Bilinci yerine geldiğinde hala o mağaranın girişinde duruyordu ama gözlerinin önünde ona ‘hayır, bu gerçeğin ta kendisi, daha önce görmemiş olman bunu hayal ya da rüya yapmaz’ dedi. Esmer uzun saçları beline kadar uzanan çok tatlı bir genç kızdı konuşan.

Saçlarının altında süzülen kuyruğu koyu renkti; lacivertle yeşil arası, derin bir su gibi. Pulları ince ve yumuşaktı, ışık vurduğunda tek tek parlamıyor, ağır ağır dalga gibi yayılıyordu. Kenarlarında serpilmiş küçük, solgun noktalar vardı; dikkat edilmezse fark edilmeyecek kadar silik. Kuyruk ucu genişti, saydamdı, bulunduğu yerde suyu sakinleştiriyordu.

Kim olduğunu anlamak için şöyle bir baktığında güzelliğinden nefesinin kesildiğini düşündü ama zaten nasıl nefes aldığını anlayamıyordu bile…

Kız gülümsedi bu şaşkınlığın karşısında ve ‘ne çabuk unutuyorsun’ dedi… Hala şaşkınlıkla izliyordu, rüya değilse neydi; nasıl bu kadar gerçekti…?  ‘Her defasında şunu yaşamasak olmaz mı… kendimi bir ucube dahası yabancı gibi hissediyorum kardeşim’ dedi… Kardeşim mi? Nasıl yani?

Kırıcı oluyorsun!’ diye tatlı sert bir sitem etti genç kız. -Beni duyabiliyor musun? Konuşamam ki suyun altında, zihnimi mi okuyorsun? diye düşünecek oldu… Geç kız yine gülümsedi ve ‘ah canım… ah güzel gözlü, sevgi dolu kardeşim. Şimdi sakin ol ve bana baktığın gibi kendini izlemeye çalış yavaş yavaş dedi…’

Başını aşağı eğmesi ile kendi kuyruğunu gördü. Rengi daha açıktı; inci mavisine çalıyor, yer yer turkuazlaşıyordu. Pulları daha canlıydı, en ufak harekette ışığı kırıyor, suyun içinde titrek parıltılar bırakıyordu. Ortasından aşağı ince, sıcak bir çizgi geçiyordu; bazen var, bazen yok gibi. Ucu daha kıvrak, daha aceleciydi. Eşsiz bir güzellikti ama dehşete düşmüştü…

Oracıkta yeniden bayıldığını, teknenin güvertesinde ıslak zeminde uyanınca anladı… Gözünü açtığında etrafta kimse yoktu, her şey sıradan ve olağan görünüyordu ama kulaklarında hala o eşsiz melodi çalıyordu.

 

17.10.25

Beni Bozmaz

Katiller cinayet mahaline geri döner savı sebebiyle oturup dönmenizi bekleyecek değilim efendim. O kadar vaktim de yok, sabrım da, eh ne yalan söyleyeyim isteğim de.

Öldüğüm de yok zaten.

O elinizdeki olsa olsa bir flöre olabilir, eğilip bükülmek huyunuzsa fark edememiş olabilirsiniz belki, dikkatinizi çekmek isterim.

Belli ki sıfır noktasına geri dönüp kendime kendimi baştan anlatmam gerekecek.
O da olur, nasıl diyorlar beni bozmaz.

Şu aralar saray soytarısı gibi görmek isteyenler bir yana dursun, amacım hiçbir zaman burnu düşse yerden almayacaklardan biri olmak değildi, olmadım da çok şükür.
Sana öyle davranıyorsam da aynaya bakmanı öneriyorum.

Olsa olsa bir davul olabilirdim, evet davul.
Hani şu sesi uzaktan hoş gelen.
O da senin kulaklarının yanılgısı ki bu da benim problemim değil hani.
Ses aynı ses, ben aynı ben.

Yaklaştıkça sözleri duymak istedin, ne güzel.
Şarkılarım da değişir ama benim, her günüm gibi.
Güneşi de var, rüzgarı da, bulutu da var, yağışı da.

Fırtınalı havalar da var mesela, sert olur ama kısa sürer.
Bunların bir ya da birkaçını deneyimlediysen mesela, bil ki hayatımdasın.
Güneş gülüşümle, bulut hüznümle, fırtına dertlerimle gelmiyorsa, etrafında esen rüzgarı da benden bilme.
Olsa olsa yokluğumdandır.

Çünkü korurum ben sevdiklerimi fazla sıcaktan da esen rüzgardan da.
Biraz aptallık da var serde, kendimi duvara çarpar yine kollayacak bir yol bulurum içime aldıklarımı.

Ne ego! ama değil mi…
Aslında değil.
Sevdiğim bir söz var:
“Mesele Ego’n mu seni besliyor sen mi onu?”

Ben yalnızca kendimi, değerimi, becerebildiklerimi biliyorum.
Vazgeçmek mesela; pek güçlü yönlerimden biri sayılmaz.
Gurur meselesi yapıyorum herhalde.

“O işi bir halletsem kendim vazgeçeceğim zaten ama direndiğin için zorluyorum”
yani herhalde galiba sanırsam böyle işliyor sistemim.

Arıza işte.
Defo gibi düşün.
Kadı kızında olabilecek kadar bir kusur işte.
Gözüne batan bu miniminnacık kusur değilse, niye yaşarıyor gözlerin sen bunu bir düşünedur.

Angard! ⚔️



12.10.25

Son-suz (Anlayışın Sessizliği)

Yağmur dinmiyor.

Bir saattir, belki de daha fazla.
Camda biriken her damla, sanki söylenmemiş cümleleri toplayıp aşağıya taşıyor.
Melih susuyor.
Ama o sessizlik öyle tanıdık ki...
Sanki içinde binlerce kelime yanıyor, ama hiçbirine izin vermiyor.

Onu izlemiyorum.
Bakarsam, göz göze geliriz.
Göz göze gelirsek, her şey çözülür.
O kaçmak ister, ben kalmak.
Ve bu ikisinden biri kırılır.

Ellerini fark ediyorum.
Birbirine kenetlemiş, kasılmış.
Tırnakları neredeyse avuçlarını deliyor.
İçinde tuttuğu her şeyin ağırlığı, ellerine vurmuş.
Benimkiler dizimin üstünde, açık.
Teslim olmuş halde.
Birimizin bedeninde savaş, diğerinde kabulleniş.

“Çok güzel bir şeydi,” dedim biraz önce.
Belki yanlış andı.
Belki doğruydu, ama fazlaydı.
Onun bakışında bir kıpırdanma oldu.
Sanki ‘evet ama yeter artık’ der gibiydi.
Yine de söylemem gerekiyordu.
Bazı cümleler, sadece içini boşaltmak için söylenir.

Onun sessizliğinde bir korku var.
Kaçmakla kalmak arasında sıkışmış bir adamın korkusu.
Ne bana kızgın, ne kendine.
Sadece... açılmaya korkuyor.
Çünkü açılırsa, içinde sakladığı şeyleri bir daha toplayamayacak.
Ve biliyorum — o da biliyor —
en büyük vurgunu orada yiyecek.

Bir an “sonsuz” dedim.
Hafif, neredeyse fısıltıyla.
Duydu.
Kaşının kenarındaki o küçük kasılmadan anladım.
Duysa da duymamış gibi yaptı.
Erkeklerin en eski savunması.

Sonra ellerine baktı.
Kendi sessizliğini kucaklar gibi.
Sustu.
Ben de bir şey demedim.
Çünkü anladım:
Onun sessizliği, bir reddediş değil.
Kendini koruma biçimi.

“İnsan bazen yaşadığı şeyi unutmak istemez,” dedim.
Oysa aslında şunu demek istiyordum:
“Ben unutamam, sen unutacaksın.”
Ama yüksek sesle söylemedim.
Bazı şeyler söylenince küçülür.

Bir ara, çok kısa, nefes kadar bir an —
bana baktı.
Gözleri ne pişman ne yumuşak.
Sadece yorgun.
Korkunun yorgunluğu.
Bir adım daha gelse, o zinciri kıracak.
Ama gelmedi.
Kendini tuttu.
Ben de tuttum.

Sonra dışarı baktım.
Yağmur şehri yutuyordu.
Işıklar birbirine karışmış, her şey bulanık.
Ama o bulanıklığın içinde bir netlik vardı:
Bitti.

Bir kelimeyle değil, bir suskunlukla.
Bir itirafla değil, bir kaçışla.
Ve ben o kaçışı affettim.
Çünkü biliyorum —
eğer kalırsa, yanacak.
Ve ben onu yanarken izleyemem.

Son-suz (Kaçan Adamın İç Sesi)

Yağmurun sesi iyi geliyor.
Kapatıyor her şeyi.
Sözcükleri, bakışları, aklıma üşüşen cümleleri.
O konuşuyor, ben sadece dinliyorum.
Dinliyormuş gibi.

“Çok güzel bir şeydi,” dedi.
Evet, güzeldi.
Belki fazla güzeldi.
O yüzden bitmesi gerekiyordu.
Bazı şeyler uzun sürerse, insanın dengesini bozar.

Ellerimi dizlerimin üstüne koyuyorum.
Sabit durmaya çalışıyorum.
Bir şey söylersem, kontrolü kaybedeceğim.
Zaten hep öyle olur.
Ağzımdan çıkan her kelime, beni ele verir.

Yağmur camda iz bırakıyor.
Göz ucuyla ona bakıyorum.
Hâlâ aynı sessizlik.
Ama bir şey var havada.
O, ne söylediğini biliyor.
Ben, duymamış gibi yapıyorum.

“Böyle bitmemeliydi,” diyor bakışları.
Ama ben bitirdim bile.
Kendi içimde çoktan çektim fişi.
Yoksa yapamayacaktım.

“Bazı şeyler geçmiyor,” diyor.
Haklı.
Geçmiyor.
Ama o geçmemeyi sevmeye meyilli.
Ben değilim.
Ben geçsin istiyorum.
Sessizce, kimse fark etmeden, içimi delmeden.

Parmaklarım birbirine kenetlenmiş, farkında değilim.
Güçsüz görünmemem lazım.
Oysa tam da öyle hissediyorum.
Bir kelime etsem, dağılacağım.
Bir bakışına karşılık versem, kalacağım.
Kalırsam… yanarım.
O yüzden susuyorum.

“Ben sustum,” diyorum içimden.
Yüksek sesle söylemeye bile gerek yok.
Zaten biliyor.
Kadınlar, sessizliği duyar.
O duydu.
Ama ben yine de sustum.

“Ben sende gizlediklerini sevdim,” dediğinde nefesim kesildi.
Hiçbir şey demedim.
Ne diyebilirim ki?
Gizlediğim yerleri kimseye göstermedim bugüne kadar.
O gördü.
Ve ben tam o anda kaçtım.
Bedenim burada, ama içim çoktan başka yerde.

Birazdan arabayı çalıştıracağım.
Bir bahanem olacak: geç oldu, kalkalım.
Bunu derken sesim normal çıkacak.
Hiçbir şey olmamış gibi.
Oysa her şey orada bitecek.
O “sonsuz” dediğinde.

Bakmıyorum artık.
Yağmur yeterince kalın yağıyor, yüzü seçilmiyor.
İyi ki de öyle.
Görürsem dayanamayabilirim.
Görürsem kalırım.

Ve ben kalmamayı seçtim.
Çünkü kalırsam…
O kazanır.
Ve ben, kendi içimde sonsuza kadar kaybolurum.

8.10.25

Son-suz

Yaklaşık bir saattir oturdukları arabanın camlarına vuran yağmurun sesi dışında çıt çıkmıyordu. Bir vedanın şarkısı böyle mi olur diye düşündü Seda... 

Çok değil birkaç hafta öncesine kadar dilinin ucunda hatırlanamayan bir şarkı iken, bugün yıllarca dinlenmeyecek, bir gün bir radyoda rastlansa hızlıca değiştirilecek birkaç notadan ibaret olduğunu biliyordu yaşadıklarının. 

Sessizliği bozan cümle yine Seda'dan geldi... "Çok güzel bir şey yaşadık biz, eşsizdi."

Melih toparlandı birden, gerginlikten göğsünde kavuşturduğu kollarını bacaklarının üstüne koyup, vücudunu Seda'ya doğru yöneltti. Dikkatle dinlemek ister gibiydi.

Seda devam etti sözlerine, ufka bakarak. Melih'in gözlerine bakmıyordu çünkü konuşmanın sükunetini göz yaşları bozsun istemiyordu. 

Seda'nın dudaklarından çıkan “ve aslında sonsuz...” cümlesi, havada asılı kaldı.
Yağmurun ritmi bir an kesilmiş gibi oldu.
Sanki doğa bile, o kelimenin nereye varacağını merak ediyordu.

Melih başını öne eğdi. Ellerini birbirine kenetledi, parmak eklemleri beyazlayıncaya kadar sıktı. Söylemek istediği onca şeyin arasında en ağır gelen, sessizlikti. Çünkü artık hiçbir kelime Seda'nın cümlesi kadar doğru olamayacaktı.

Seda derin bir nefes aldı.
“Biliyor musun,” dedi sessizce, “insan bazen yaşadığı şeyi unutmamak için değil, unutmaya kıyamadığı için susuyor.”

Melih başını kaldırmadan, sadece gözlerini çevirdi.
“Ben sustum,” dedi.
Bir anlık sessizlik.
“Sen anlatmaya devam ettin. Ve o yüzden biz hiçbir zaman aynı yerden bakmadık, Seda.”

Seda gülümsedi, ama o gülümseme bir teslimiyet değildi. Daha çok, hak verilmiş bir hüzün gibiydi.
Camdan dışarı baktı; yağmur, şehir ışıklarını birbirine karıştırmıştı.

“Belki de aynı yerden bakmamamız güzeldi,” dedi, “çünkü ben senin gördüğün kadarını değil, sakladığın kadarını sevdim.”

Arabanın içinde hava ağırlaştı. Yağmurun sesi bile anlam taşır olmuştu.
Melih bu kez başını çevirdi, gözleri Seda'nın profilinde takılı kaldı.

Bir an, sanki zaman kıvrıldı; Seda'nın saç tellerine düşen ışık, onu o ilk günkü gibi gösterdi.

Sanki her şey başa sarıldı.

Ama hiçbir şey söylenmedi.
Ve o an, o iki insan için bütün ihtimaller “sonsuz” kelimesinde sıkışıp kaldı.


Kaçan Adamın İç Sesi

Anlayışın Sessizliği



5.10.25

Kazana Düştüm

Ne mi değişti? Hiçbir şey. 

İşte tam da bu yüzden gitmeye çalışıyorum. Ne benim duygularım değişti ne de senin hayatın. 

Nasıl diyordu Savcı Esra, “Dünyanın ekseni 3 santimetre kaydı da sen bana 1 santimetre bile yaklaşmadın.” Pardon ya... Sen ihtiyaç duyduğunda gönlünce geldin de, benim yaklaşmama izin vermedin. Asla deklare edemediğin kurallar çerçevesinde yaşamamı bekledin. Bunların azıcık dışına çıktığımda kainatın en iyi duvar ustası da sen oldun. Değil bir delik açabilmek, ufak bir çentik dahi atamadım. Bu ne benim başarısızlığım, ne de sen bir hedeftin. 

Ne güzel değil mi ama? "Sen dur oralarda bir yerlerde, ben uygun gördüğüm zaman gelirim." demek... Nasılsa 'hep oradayım' ya... 

Senden beni korumanı isteyen olmadı. 

Ne dedim? "Ben de biliyorum düşünmeden gözlerimi kapatıp kendimi bıraktığım o bulutlardan biri, bir gün son durak olacak ama madem elimi tutmak istemiyorsun, bırak da bari kendi başıma düşeyim." 

Koruma talep etmedim, muhtaç hiç değilim. Sen bahçesi çiçeklerle bezeli krallığının soğuk duvarlarına hapset kendini. 

Ben nasıl "Haşmet Vahap pabucu yarım" diye ısrarla oyuna çağırmıyorsam seni, sen de canım yanacak diye tutmaya kalkma beni. Hak etmedin bu ayrıcalığı. 

Çıkıp oynamadın diye değil. Bu oyunu sevdiğini ama oynayacak kadar güçlü olmadığını söyleyecek yürekliliği gösteremediğin için. Sen kaybetme diye, bir ömür beni mahrum bırakabilecek kadar bana kıyabildiğin için. 

Anlayamadın, iki direk arasına bağladığım lastikle ip atlayarak, karıncalarla, mahallede park etmiş arabalarla konuşarak, kendi oyunumu kendim kurmayı öğrenip oynayarak, sokakta düşüp dizimi kanattığımda kabuğunu da kendim kaldırarak büyüdüm ben. 

Kazana düştüm yani anlıyor musun?

22.9.25

Bir Sütlü Bir Sade...

Neresinden başlayacağımı bilmediğim, başı flu, sonu olmayan bir hikayenin tam da ortasındayım. Öyle iç içe ki tüm kelimeler, kayıp olsalar, benim de asabiyetim mazeretim olabilse bir oh derdim belki. Kalemimin ucunu sivriltip, en sevdiğim defterlerde tertemiz sayfalar açmayı bıraktığımda mı kaybettim ilhamımı yoksa çok mu zorladım onu da?

İçimde bir Elmyra (bildiğin Elmayra canım) besliyorum. Mutlu bir çocuk olsam da pek sarılarak, şefkatle büyütülmedim ondan mı acaba kedilere ilgim. Birbirlerini yalar, iyileştirir, birlikte oynar, yalnız gezerler ama sarılarak uyurlar. Kokularından tanırlar birbirlerini, bu yüzden mi adam akıllı tanıyamadığım o kokuya özlemim ve bu yüzden mi karıştırıp duruyorum onca esansı? ve sağa sola dağıtıp duruyorum tüm bu kokuları, belki hatırlayamadan özlediğim o yanık kokuyu biri tanır da “işte bu aptal kadın, gel al buldum sevdiğini!” desin mi istiyorum?

Sevmeyi de bilmiyorum ben, diyemiyorum ki. Bilmemek ağır kaçar, haksızlık edemiyorum kendime, hele ki tarafımı tutup da bu satırları yazarken, el yordamıyla kendi kendime bu kadar öğrenebiliyorum yabancı bir dili dileyim. Fena da değilim aslında. Beceriyorum becermesine ama işteş fiiller cevap şıklarından hiçbirinde çıkmıyor. Tanışamıyoruz ironik olarak. Gördüğüm her Ş’nin peŞinden koŞuyorum…. Şu yorum bu yorum derken… Yorumsuz bırakıyorum tüm ihtimallerin ardından. KaderimiŞse Şekeriz diyorum sonra. Komikli olsun da çok güleyim diye saçmalıyorum, içimde oturan öküz “Saç, malanmaz, taranır” diye çıkıveriyor sonra.

Şimdi okuyucuya ne anlatmaya çalışıyorum bu metinle, şapkamı önüme alıp düşünmem gerekiyor mesela otoritelere göre ama benim otoriteler ile aram hiiiiç hoş olmadı, hep sütsüz şekersiz. Tatsız. Asırlar öncesi görmüş gibi olduğum bir ruhun peşinde, uykudan nefret ederek rüyadan uyanmamak isteyen bir hunili olma yolunda sağlam adımlarla koşacak oluyorum, eh rüyada koşulmaz! diyorum. Tam ışıkları açacağım, bari önümü göreyim diye… E be aptal, rüyada kapalı olan ışıkları da açamazsın. 

Zaten sarılıyorsun bana orada, açılmasın perde ve ışıklar, oyun olmasın, sahne oynanmasın, zaman da dursun oralarda bir yerlerde. Hayatın bu yarısına paralellerimiz devam etsin, bir işe yarasınlar. Biz bir eğri bir doğru buluruz bir yolunu. Belki. 

Saçmalama canım, elbette biliyorum cevapları. Gerçek değildi o sorular ve henüz o kadar da delirmedim.

15.8.25

Yarım Yamalak

Bazı şeyler yarımken daha güzel.
Diğer yarısını merak ederken,
o günü beklerken…
hatta arada bu seni delirtirken.

İki bölümlük dizinin ikinci bölümünü izlemek için beklerken…
Tatlının kalan yarısını yarın yiyebileceğini bilirken…
Bir haftalık tatilin daha ilk üç günü henüz bitmişken…
Denize henüz yarı beline kadar girmişken belki de…

Daha kendimin de yarısındayım bence.
Ve 88’imde göçersem bu hayattan,
bu cümle tam da o gün çok havalı duracak =)

Evet, ben de biliyorum;
daha bir bu kadar işim var,
bir bu kadar yol var yürümem gereken,
bir bu kadar kilo vermem lazım…
Bir bu kadar fırın ekmek yemem lazım
"Adam olmak" için de denilebilir.

Bunlar cancağızım,
hep bardağın boş tarafı.
Hepimiz zaman zaman orada nefes aldığımızı düşünüyoruz;
"solungaçlarımız yok ki" diyerek.

Mamafih, nefes alacak tek yer de o bardağın bir yerleri değil.
Hayata koşarken çoğu kez bunu unutuyoruz.

Yarım diyordum…
Yarım ekmek kokoreç candır mesela.
Bir bütünü paylaşmak da…
İki yarım bir araya gelip tamamlanmak da.
Analar derler ya,
“Yarımşardan beş yerlermiş”…

Diğer yarıma henüz varamadığımı düşünenleriniz varsa şayet, 
bana tuttuğu aynada, o çakmak çakmak gözleri görmekte, sustuklarını duymakta,
ve tamamlanmaktayım. 
 
- iyi ki.


Bu da böyle bir yazı olsun;
yarım yamalak. 🖋

 

 

4.8.25

Kabuk

Bazen insan, uzak bir ihtimali değil, kendini seçer. 
Çünkü kalırsa yok olacağını, o ihtimalin ardında kalan her şeyin kendisini yavaş yavaş boğacağını bilir. Ve hayat, bir kere affetmediğinde, bir daha asla aynı yumuşaklıkla dokunmaz insanın tenine.

O da kendini seçti. Bir gecede değil, bin gecenin kırıntısıyla; kırılarak, eksilerek, yorularak... 

Geriye baktığında vazgeçtiği yalnızca bir bağ değildi. Bu, bir umuda veda etmekti, çok iyi tanıyordu. Bir düzenin, bir hayalin, bir zamanlar inandığı bütün hikâyelerin çöküşüydü yaşadığı.

Geride kalan her şey o kadar ağırdı ki, başka bir hayatı sırtlamak için bu yükü orada bırakmaktan başka seçeneği kalmamıştı.

O lanet taşın altında artık gelincikler açmayacak, hiçbir zaman bahar kokmayacaktı. Rengârenk ve güler yüzlü ihtimaller bir daha orada yeşermeyecekti. 
Biliyordu.

Ama kim demiş ki bırakınca hafifler insan? 
Eksilen her parçanın yerine, içini kemiren başka bir şey oturur. 

Omzundan düşen yükün yerini, sol kaburgasına saplanan bir kaya aldı. Yerini değiştiremeyeceği, üzerinden atlayamayacağı, söküp çıkaramayacağı bir kaya. 
Akan kanın ılıklığına inat, donmuş bir kaya…

Yeni hayatına adım atarken, bir şeyi bir kez daha net olarak anlamıştı: Bazı şeyler geçmiyor, bazı boşluklar dolmuyor, bazı yaralar kabuk bağlamıyor ama yine de yürümek gerekiyordu. 

Kendini seçmenin bedeli ağırdı. 
Ancak… hayat, başka türlü affetmiyordu.


1.8.25

Kral, Güneş ve Duvarlar

Kral, krallığını kaybetmekten korkmuştu hep. Hayır, bu bir iktidar davası değildi.
Korktuğu, gölgeleri, sırları, bal mumuyla sıvalı kanatlarıydı... 
Biliyordu, güneşe çok yaklaşırsa — İkarus gibi düşecekti.

Ve bu yüzden ördü duvarlarını; kalın, yüksek, hiçbir ışığın sızamayacağı kadar taştan... Ancak o karanlıkta göremediği bir şey vardı; güneş ondan uçmasını değil, yalnızca pencere açmasını istiyordu... Bir anlık, bir nefeslik.

Sıcacık ışığı ile, dışarıda hep oradaydı. Yalnızca varlığıyla değil, göremediği yerlerde bile sabrıyla sarıyordu krallığı ama; o kalın taş duvarlara çarpa çarpa, ışık geri dönüyordu ve her çarpışmada güneşin kendisi kavruluyordu, kül olana dek. Isıtamadıkça, çabası nafile kaldıkça, dönüştü. Yanarak değil, sessizce eksilerek.

Kral, o parlak ışık gözünü alır diye korkarken, şimdi artık gözlerini kamaştıracak bir ışık kalmadığı için bakamadı ona... 

Ve biri çabalarken, diğeri saklandığı duvarların ardından
o son kırıntısını izledi ışığın, gizlice. Ne sarmaşıklar kaldı şimdi, ne de gölgeler. Çünkü ışık olmayınca gölge de olmaz.
Ve zehirli olan her şey — kökünü bile hissedemez artık karanlıkta.

Güneş yitip gitmek üzereydi. Artık kralın korkmasına gerek kalmamıştı. Taht yerli yerindeydi, kule dimdik, ama içinde hükmedecek hiçbir şey kalmamıştı. 
Ve kral, yitip giden güneşin ısıtmak uğruna kül olduğu duvarlardan çekemiyordu ellerini.

Taşın altında kalmış o son sıcaklığı, bir an daha hissedebilmek için, avuçlarıyla yokluyordu o kayıp ışıktan kalan izleri.

Belki biraz daha beklerse, belki yeterince susarsa, bir parça sıcaklık daha kalırdı avucunda.

Her şey hızla soğuyordu artık.
 

16.7.25

Yaza-bile-bilmek

Yazın sarı sıcağında, tenimde kuruyan denizin tuzuyla kavrulup da yavaş yavaş kaşınmaya başladığım o saatlerde, yazmak geliyor içimden. Saate bakmadan, telefondan ses duymadan, kimseden bir beklenti olmadan… Sadece içimdekileri, canımın istediğine paylaştırmak istiyorum.

İçimde ne varsa, yalnız kendine isteyen bencilliğin karşısında, sevgiyle dağıtmak istiyorum hepsini — biriken kelimeleri, tortuları, kırıkları, güzellikleri…
Sadece içi gülen, gözleri yıldız gibi parlayanlara vermek istiyorum elimde ne varsa. Merak etme, kaynağı bende, yeter ki içten bir tebessüm olsun karşılığında; paylaştıkça daha fazlasını üretirim zaten.

Akşam serinliğinde alınan bir ılık duş… Peşi sıra terlik, şort, tişört bir akşamın başında birkaç duble rakı, denize doğru kaldırılan kadehler… Ve masada yer açtığım, yanımda olamayan ama hep yüreğimde taşıdıklarım için hafifçe masaya vurarak selamladığım şerefeler…

Sonra yeniden yazmaya koyulurum. Ya söyletir ya yazdırır zaten bu gece — ta ki uykudan gözler kapanana dek.

Fark ettin mi?
Hayallerim bile yalnız.

Gecenin geç saatlerinde biraz kestirip, gün doğumuna az kala, güneşin ilk ışıklarıyla birlikte, dalga sesleri eşliğinde dinlediğim şarkılarla canlandırırım yazdıklarımı zihnimde.
Bazıları öyle gerçektir ki, inanmaya teşne gönlüm, yazmaya devam ederim; hayallerim, kekik ve lavanta kokulu bir rüzgâra kapılıp zihnimden uçup gitmeden...

Ve sonra…
Gün başlar. Tadında bir kahvaltı, ardından ruhumun tortularını alıp götüren denizin tuzu…
Tenim yeni hayaller kurmak üzere hazırlanırken, bana düşen payı yeniden tadarım her kulaçta.

Bu döngü, böyle sürüp gider.
Sonsuza kadar orada kalabilecekmişim gibi…
Canım istedikçe, yeniden yaza-bile-bilecekmişim gibi.

1.7.25

Bir Dil...

Harflerinden, kelimelerinden değil… Bu dilin esas yeni yanı anlamındaydı. 

Bildiğim kelimeler vardı yine; dudaklardan tanıdık tınılarla dökülen, hatta bazen ezberden bildiklerim… Ama mânâları başka bir yerden geliyordu sanki. 

Yeni bir dille karşılaşmak böyle bir şeymiş: tanıdık seslerin içine gizlenmiş bambaşka bir dünya. 

Bugün fark ettim ki, ben uzun zamandır sadece kendi dilimin içinde yaşıyormuşum. Kendi sesime öyle alışmışım, kendi sözcüklerimi öyle doğru ve doğal bellemişim ki, başkasının başka bir dille düşünebileceğini dahi hesaba katmamışım. 

Çuvaldızı elime alıp kendime batırmadan önce, bu tekil konforun içindeymişim hep. Bendeki doğruyu, evrensel bir hakikat sanmışım. Ne büyük yanılgı.

Ama ne büyük şans ki, bugün... Çok daha uzun zamandır tanıdığım başka birinin daha, aslında O dili konuştuğunu fark ettim. Benim dilimi anladığını ama kendi dilini tercih ederek yanımda durduğunu. Belki de ben, onun kelimelerine anlam vermeye ancak bugün hazır hale geldim. Ve o, ilk kez bugün ses verdi, kendi dilinden. 

İşte o anda anladım: Anlaşmak, aynı dili konuşmak değilmiş. Anlamak, ortak bir alfabe kurmak değilmiş. Asıl olan, ortak bir niyetle bakabilmekmiş hayata. Duyguda, niyette, amaçta ve ülkülerde buluşmakmış asıl bağ. İnsanı insanla yakın kılan şey, ses değilmiş — titreşimiymiş. Ve bu titreşim, bazen bir suskunluğun içinden geçip geliyor.

Elma ile armut… farklı ağaçlarda büyüyen, farklı tatlar taşıyan meyveler ama aynı sepette, yan yana, birbirini ezmeden, bozulmadan durabiliyorlar ya… İşte mesele tam da buymuş. Karınca ile cırcır böceği, başka mevsimleri sever belki. Biri çalışır, diğeri şarkı söyler. Ama aynı masalın içinde yer alabiliyorlar. Aynı hikâyeyi başka dillerde anlatabiliyorlar. 

Bugün yeni bir dil öğrendim. Ama aslında, sadece başka bir dili değil, başka bir duyma biçimini de öğrendim. Kendi sesimin dışına çıkmayı, bir başkasının sessizliğinde konuşmayı ve en önemlisi, konuşmadan da anlaşılabildiğini. Dilimden çok, kalbim tercüme etti bugün olanı. 

Ve artık biliyorum: Anlaşmanın tek yolu, aynı dili konuşmak değil. Aynı yere bakmak yetiyor bazen. Aynı rüzgârla savrulmak. Aynı yükü, farklı yollarla taşımaya razı olmak.

Dilimin Ucunda...

Ben sadece, çalınmayan bir müziğin içinde yankılanıyorum. Hatırlanıp söyleneceği günü bekleyen bir şarkı gibiyim. Yıllardır duymadığın, dinlemedikçe varlığını unuttuğun, ama daha ilk melodisini duysan ezbere söyleyeceğin o en sevdiğin şarkı — belki de tam olarak buyum. O'nun zihninin derinliklerinde bir yerlerde gizlenmiş, doğru ana ve doğru notaya hasret.

Ve O… Muhtemelen o müziği duyuyor. O'nun zihninin gündüz ve gecesi arasındaki keskin çizgi, benim varlığımın yankılandığı yer. Birinde tüm mücadelelere rağmen nefes alıp, kendini ait hisseden diğerinde tuğlalarını tek tek elleriyle ördüğü o hayat kalesinde mağrur bir kral gibi yaşıyor. O kale güvenli, tanıdık, ama bir o kadar da içindeki o melodiyi unutturan bir sığınak aynı zamanda.

Arada o şarkı diline dolanacak oluyor. Sözlerini çok iyi bildiği bir şarkının o ilk melodisini hatırlasa devamı gelecekmiş gibi kalakalıyor, ama bir türlü dolayamıyor diline. İçinde bir boşluk hissi oluşuyor, tamamlanmadığı için de zihnini kurcalıyor sürekli . Hatırlayamadığı her an, benim varlığım daha da belirginleşiyor, sessiz bir feryat gibi. Her gün yüzünü gördüğün, konuştuğun insanın adını bir anda unutuvermek gibi. "Dilimin ucunda," diyor. Hayatındaki yerimi daha da güzel anlatamaz herhalde — çok yakın ve pek uzak.

Hatırlamaya kalkarken hayat giriyor araya; bir bakıyor, eve dönüş yolunda arabanın ön koltuğunda bir buket çiçek duruyor. Koltuktaki çiçeklere bakarken "Ne ara aldım ki bunu?" şaşkınlığı bile artık hafiflemiş bir sıradanlığa, kanıksanmışlığa dönüşmüş. O kadar olağan ki, varlığı bile sorgulanmıyor artık. "Çiçek" diyor… çiçek… çiçek… çiçek… anlamını yitiriyor kelime bunca tekrarla. Kelime, boş bir sese, bir eylemin cansız kanıtına dönüşüyor. Baharı çok sever aslında, ama bu çiçekler güldüremiyor yüzünü. Gözlerinin içindeki ateş, gerçek sevinç ve baharın tazeliği, bu rutinleşmiş çiçeklerin ardında kaybolmuş. Onlar sadece birer nesne, birer görev hatırlatıcısı.

Sonra ayaklarının düşünmeden yürüdüğü o bahçede, kapı ziline basmak üzere gün batımında ilerlediği eve yaklaşırken, o melodiye çok yakın ve en uzak olduğu yerde olduğunu hissediyor. Dünyanın ucunda değil, dışında gibi izliyor elindeki çiçekleri. Kapının ziline uzanıyor, akşamın ilk ışığı evin içinde yanarken, açılan kapının soğuk koluna uzanıyor.

->  Kral, Güneş ve Duvarlar

5.4.25

Kukla

Hayatımın kontrolünü kaybettim.

İlk kez, ömrümde ilk kez…

Kaderimin ipleri elimden kaymış gibi.

Sanki bir başkasının elinde, kukla gibi sallanıyorum.

Oysa bu yola o kadar iyi niyetle çıktım ki.

Zaman değişti, ben değiştim, kendime daha çok yer açtım.

Bir şeylerin artık benim için de güzelleşeceğine gerçekten inandım.

Ama o inanç, yeni bir hayal kırıklığına dönüştü.

Eskiden insanlar kırardı beni, umutlarımı…

Şimdi hayatın ta kendisi yapıyor bunu.

Ve fark ettim ki;

Bir zamanlar “benim yüzümden oldu” diyerek yükü hep sırtlanırken,

şimdi nasıl oldu da hayatı suçlar hale geldim, bilmiyorum.

Ama hissettiğim şey bu.

Kızgınım. Kırgınım. Yorgunum.

İşte tam da bu noktada aklıma hacıyatmazlar geliyor.

Bilirsin, itildiğinde devrilir ama yere hiç düşmezler.

Sallanır, döner ama sonunda tekrar dikilirler.

Ben de bir zamanlar öyleydim belki.

Ama şimdi...

Devrildiğim yerde biraz kalmak istiyorum.

Kımıldamadan. Doğrulmaya çalışmadan.

Sallanmanın yorgunluğuyla,

bir süre sadece durmak istiyorum.

Hayatta bazen sadece “durmak” gerekir.

Çünkü insan yorulur.

Koşmaktan, anlatmaktan, açıklamaktan, beklemekten...

Ve durduğun yerde bile zarar görebileceğini fark ettiğinde,

işte o zaman, sadece durmak bile bir hayatta kalma biçimidir.

Durmak kolay değil.

Çünkü çevre hep toparlanmanı bekler.

Ama bazı yaralar var ki, pansumanla iyileşmez.

Sadece zaman ister.

Ve korunma ister.

Her bahar yeniden incelen o duvarı,

bu bahar bir değişiklik yapıp daha kalın örmek gerekir.

Çünkü bu sefer rüzgâr daha sert.

İnsanlar daha hoyrat.

Ve artık içeriye giren her şey can yakıyor.

Evet, şu anda hayata yükleniyor olabilirim.

Ama insanlar da asla masum değil.

Bazıları gelip geçerken seni fark etmeden kırar.

Bazıları ise gözünün içine baka baka...

Sana zarar verirken bile kendini haklı sanır.

Ve bazıları seni sever gibi yapar,

sadece senin sevgine sahip olmak için.

Bu yüzden duvar örmek gerekir.

Bu bahar daha sıkı, daha kalın...

Kimi insan için bir korunak,

kimi için bir sınırdır bu duvar.

Ve ben artık her bir taşını bilinçle yerleştiriyorum:

Birini sessizce maruz kaldığım hayal kırıklığı için...

Birini görmezden gelinen emeğim için...

Birini içimde büyüttüğüm ama hiç kıymeti bilinmeyen sevgi için...

Ve birini de artık kendime verdiğim söz için koyuyorum.

Ben hâlâ hacıyatmaz mıyım, bilmiyorum.

Belki içimde hâlâ beni doğrultacak bir ağırlık var.

Ama artık sadece doğrulmak yetmiyor.

Kendimi koruyarak doğrulmam gerekiyor.

Ve belki de en sessiz ama en güçlü mücadele,

işte tam da burada başlıyor:

Durduğum yerde, yeniden karar veriyorum.

Kendim için.

Daha sağlam bir duvar,

daha dikkatli bir yolculuk,

ve belki… bir gün, daha gerçek bir iyileşme için.

Kimsenin tam olarak yıkamadığı ama kimsenin de iyileştiremediği bir insan oldum sonunda.

 

 

1.4.25

Öğlen Gölgesi

Bu hayat bana mutlu olmakla güçlü olmak üzerine bir seçim hakkı tanımadı ya da ben bunu göremeyecek kadar da kördüm. 

Savaşmadan elde edebildiğim hiçbir şey olmadı, savaştığım her şeyi de elde edemedim. Şimdi bakıyorum da avuçlarım bomboş. 

Hiçbir zaman maddi hırslarım olmadı. Hani derler ya, kimseye muhtaç olmadan, ihtiyacı olan bir yakınıma yetişebilecek kadar istedim para pulu. Fazlasını dilerken hep bildim, olmazsa da dert değil, mutlu olayım yeter dedim, bunun için ettim bütün dualarımı, olmazlara bile. Üstelik öğrendim artık mutluluğun gerçekten de an'larda olduğunu. 

Oysa hayat benim için daha da yalnız, daha da güçlü, daha da tırnaklarımla kazımam gereken bir senaryo yazmış oynatıyor. Güçlü olmak istemediğimi söylemiyorum, bunca öğrendiğimin yanında elbette tek başıma ayakta dimdik de dururum ama tercih etmiyorum. 

Bir el, bir omuz, başaramazsam yeniden denerken manen destek olacak, orada olduğunu bildiğim bir gölge istedim. Bu hayat bana bir gölgeyi bile çok gördü. 


8.1.25

Duy beni, ey insanoğlu! Zaman zaman size trip attığımı düşünüyorsunuz ama şu gerçeği netleştirelim: Trip denen şeyi ne seviyorum ne de anlıyorum. Türk kızının aslî görevi filan da değildir, inanmayın! Net bir insanım ben. Bazı arkadaşlarım, benim kadar ince düşünceli kimseyi tanımadığını söylese de, şahsen kendimi odun gibi, kereste gibi düz ve net buluyorum.

Ne düşünüyorsam, ne hissediyorsam söylerim. Söyleyemediğim şeyler ise içimde sinir yapar; oturur, üzülürüm. Senin “trip” sandığın anlarda aslında kendimi korumaya alırım. Bir şey diyemiyorsam, bil ki tartışmak, didişmek ya da laf sokmak istemiyorumdur. Sadece uzaklaşıyorumdur. O anlarda da kendi kendime, "Bu kadar sevip, güvenip, değer vermemeliyim kimseye" diye düşünüp kabuğuma bir kat daha ekliyorumdur. Kesin bilgi.

Bir de şu var ki; duymayı kaldıramayacağın şeyleri söylemem. İnan bana vardır böyle şeyler. İyiliğine değilse ya da duyman gerekmiyorsa susarım. Ama bu suskunluğu da triple karıştırma isterim. Trip, hissetmediği gibi davranan şımarıkların sahte ve kötü sahnelenmiş bir oyunudur. Gel gör ki bunların da izleyicisi çok.

Eğer biliyorsan sevildiğini, bil ki karşındaki bu kadın gerçek. İşine gelir ya da gelmez, bilmiyorum ama ne hissediyorsam oyum ben. Riyakarlık ya da sahtekarlık üzerimde durmaz; yaz günü yapılan badana makyajlar gibi kusar, gösterir kendini.

Trip, hayatının normali olmuş ve ne acıdır ki bunu kanıksamış siz sevgili okuyucularım için tekrarlamak isterim. Kimse kimseye benzemek zorunda değil. Aradığınız "klon" ben değilim. Gerektiği yerde doğru bildiğimi söyler; yapamıyorsam da susarım. Kimseyi yolda bırakmam, verdiğim sözün arkasında durur, delikanlılığın da hakkını veririm.

İşine gelmeyen, cesareti olmayan içinse sabrım yok.


İmza: Ben ve beslediğim egom.