Bu kez ne maske ne palet ne şnorkelini kuşandı. Teknenin iskelesine doğru yöneldi. Uzun yıllardır hiç olmadığı kadar kendinden emin bir adımla küpeştenin üzerine çıktı, direklerden birine tutunup gün batımına doğru parlayan menevişlerin dansını izledi birkaç saniyeliğine.
Huzurla gülümsedi, gelecek güzel günler film şeridi gibi geçti gözünün önünden
-film şeridi her zaman ölüme yakın anlarda görünecek değildi ya…-
Başını kaldırdığı kollarının arasına alıp yay gibi bıraktı kendini denize
doğru.
Parmak uçlarından ayaklarına kadar adeta ağır çekimde geçti serin sular
bedeninden. Kaç metre derindeydi bilmiyordu ama gözlerini açtığında güneşin
sıcak ışığı hala oradaydı önündeydi huzmeler halinde.
Tekne bildiği
tekne, su o gün defalarca yüzdüğü suydu ama sanki kokusu, rengi bambaşkaydı.
Güvertede
saatlerdir yakalanamayan balıklara helal olsun! diye geçti içinden, karnaval
dansçıları gibi dolaşıyorlardı etrafında. Hatta mürettebatın ‘buralarda olmaz’
diye ısrarla bilmişlik tasladığı ahtapotlar ve mürenler ışıl ışıl geçiyorlardı
bu panayırın ön sıralarından.
Suyun altında
nefesini tutmadığını fark etti tam da o anda. Gariptir ne korktu ne panikle
yükseldi yüzeye doğru. Aksine… usulca kıvrılan bedeni ile oranın hiçbir
sakinini rahatsız etmemek için yavaşça ilerlemeye başladı. İleride bir su altı
mağarası vardı ama karanlık olmak bir yana dursun, sıcak ve parlak bir ışık
yayılıyordu içeriden.
Büyülenmiş bir
biçimde oraya yüzmeye koyuldu. Mağaranın kapısına geldiğinde, derinden eşsiz ve
bildiğimiz hiçbir nota ile tarif edilemeyecek bir melodinin geldiğini duyar
gibi oldu. İçeri bakacak oldu ama gözleri kamaştı parıltıdan… Bir an için
kendinden geçtiğini düşündü ve aynı esnada ‘bu bir rüya gir içeri…’ dedi kendi
kendine.
Bilinci yerine
geldiğinde hala o mağaranın girişinde duruyordu ama gözlerinin önünde ona
‘hayır, bu gerçeğin ta kendisi, daha önce görmemiş olman bunu hayal ya da rüya
yapmaz’ dedi. Esmer uzun saçları beline kadar uzanan çok tatlı bir genç kızdı
konuşan.
Saçlarının
altında süzülen kuyruğu koyu renkti; lacivertle yeşil arası, derin bir su gibi.
Pulları ince ve yumuşaktı, ışık vurduğunda tek tek parlamıyor, ağır ağır dalga
gibi yayılıyordu. Kenarlarında serpilmiş küçük, solgun noktalar vardı; dikkat
edilmezse fark edilmeyecek kadar silik. Kuyruk ucu genişti, saydamdı, bulunduğu
yerde suyu sakinleştiriyordu.
Kim olduğunu
anlamak için şöyle bir baktığında güzelliğinden nefesinin kesildiğini düşündü
ama zaten nasıl nefes aldığını anlayamıyordu bile…
Kız gülümsedi
bu şaşkınlığın karşısında ve ‘ne çabuk unutuyorsun’ dedi… Hala şaşkınlıkla
izliyordu, rüya değilse neydi; nasıl bu kadar gerçekti…? ‘Her defasında şunu yaşamasak olmaz mı…
kendimi bir ucube dahası yabancı gibi hissediyorum kardeşim’ dedi… Kardeşim mi?
Nasıl yani?
Kırıcı
oluyorsun!’ diye tatlı sert bir sitem etti genç kız. -Beni duyabiliyor musun?
Konuşamam ki suyun altında, zihnimi mi okuyorsun? diye düşünecek oldu… Geç kız
yine gülümsedi ve ‘ah canım… ah güzel gözlü, sevgi dolu kardeşim. Şimdi sakin
ol ve bana baktığın gibi kendini izlemeye çalış yavaş yavaş dedi…’
Başını aşağı
eğmesi ile kendi kuyruğunu gördü. Rengi daha açıktı; inci mavisine çalıyor, yer
yer turkuazlaşıyordu. Pulları daha canlıydı, en ufak harekette ışığı kırıyor,
suyun içinde titrek parıltılar bırakıyordu. Ortasından aşağı ince, sıcak bir
çizgi geçiyordu; bazen var, bazen yok gibi. Ucu daha kıvrak, daha aceleciydi.
Eşsiz bir güzellikti ama dehşete düşmüştü…
Oracıkta
yeniden bayıldığını, teknenin güvertesinde ıslak zeminde uyanınca anladı…
Gözünü açtığında etrafta kimse yoktu, her şey sıradan ve olağan görünüyordu ama
kulaklarında hala o eşsiz melodi çalıyordu.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder