26.12.25

Göz Göre Göre

Bir yerlerde kapanan bir kapının ardında güneş yüzünü sıcağını yansıtacak tanıdık simalara dönerken, gün çekilir çekilmez mevsimin değiştiği sonbahar günleri gibi serinlemeye başlayan hayat, geceye kollarını açarak devam ediyordu.          

Yazın sıcak nefesiyle söylenmeye başlayan şarkılar artık yükselmiyordu kasabanın derme çatma tavernasında. Zaten kimsenin sonbahar rüzgârında sahil boyunca yürüyüp denizin kokusunu içine çektiği de yoktu.          

Bu yüzdendir ki kimse fark etmedi; o taverna, beş gece önce herkes evlerine çekildiğinde, küçük bir dozerle yıkılmış, geriye molozundan bile iz kalmamıştı.          

Oysa mevsimin ağırlığıyla zayıflamış da olsa, birkaç kişiye bile olsa çalınırdı o eski melodiler. Bir tek emektar şef garson Necdet Bey, o geceden beri enkazın yerine dökülen beton otoparkın girişinde saatlerce durup, bir sigarayı söndürüp diğerini yakıyordu. Birkaç kez de assolistleri Mediha Hanım uğrayıp kısa süreliğine ona eşlik etmişti; cep konyaklı matarasıyla.          

Matarayı uzatırken,          

“Üşüteceksiniz efendim, ilaç niyetine,” demişti.          

Necdet Bey büyükçe bir yudum aldı. Konyak genzini yakarak indi, yüzü buruştu, yutkundu. Gözleri dolacak gibi oldu. Sesi titreyerek,          

“Göz göre göre kaybolduk biz,” dedi,          

“ve kimse görmedi bile, hanımefendi…”          

Mediha Hanım çok şey görmüş, yetmişine merdiven dayamış, devrinin ötesinde bir zihne sahip zarif bir kadındı. Dinlemekte gönlü olan biri, beyefendi; melodinin detone olduğunu da anlar, kaybolduğunu da; enstrümanların teker teker sustuğunu da, söyleyenin sustuğunu da; artık o tavernanın yıkılıp yerini beton bir otoparka bıraktığını da.          

“Üzmeyin güzel canınızı,” dedi.          

“Ekmeğimizi yine kazanırız. Gönlümüz bu kırıklara da katlanır; şarkılarımız söylenmeye, misafirlerimiz yüzümüze gülmeye devam ettikçe.”          

Nazikçe dokundu Necdet Bey’in omzuna, veda edercesine. Elindeki pazar filesiyle ışıklı caddeye doğru yürümeye koyuldu.          

“Yarın yine gelir yoklarım Necdet’i,” diye düşündü içinden.          

        

O akşamdan sonra Necdet Bey’i bir daha gören olmadı.          

Aylar sonra, kararmış denizin dalgaları başından hiç çıkarmadığı boz rengi fötr şapkasını kıyıya vurdu.    


23.12.25

Nefesini Tutmadan

Bu kez ne maske ne palet ne şnorkelini kuşandı. Teknenin iskelesine doğru yöneldi. Uzun yıllardır hiç olmadığı kadar kendinden emin bir adımla küpeştenin üzerine çıktı, direklerden birine tutunup gün batımına doğru parlayan menevişlerin dansını izledi birkaç saniyeliğine.

Huzurla gülümsedi, gelecek güzel günler film şeridi gibi geçti gözünün önünden -film şeridi her zaman ölüme yakın anlarda görünecek değildi ya…-
Başını kaldırdığı kollarının arasına alıp yay gibi bıraktı kendini denize doğru.
Parmak uçlarından ayaklarına kadar adeta ağır çekimde geçti serin sular bedeninden. Kaç metre derindeydi bilmiyordu ama gözlerini açtığında güneşin sıcak ışığı hala oradaydı önündeydi huzmeler halinde.

Tekne bildiği tekne, su o gün defalarca yüzdüğü suydu ama sanki kokusu, rengi bambaşkaydı.

Güvertede saatlerdir yakalanamayan balıklara helal olsun! diye geçti içinden, karnaval dansçıları gibi dolaşıyorlardı etrafında. Hatta mürettebatın ‘buralarda olmaz’ diye ısrarla bilmişlik tasladığı ahtapotlar ve mürenler ışıl ışıl geçiyorlardı bu panayırın ön sıralarından.

Suyun altında nefesini tutmadığını fark etti tam da o anda. Gariptir ne korktu ne panikle yükseldi yüzeye doğru. Aksine… usulca kıvrılan bedeni ile oranın hiçbir sakinini rahatsız etmemek için yavaşça ilerlemeye başladı. İleride bir su altı mağarası vardı ama karanlık olmak bir yana dursun, sıcak ve parlak bir ışık yayılıyordu içeriden.

Büyülenmiş bir biçimde oraya yüzmeye koyuldu. Mağaranın kapısına geldiğinde, derinden eşsiz ve bildiğimiz hiçbir nota ile tarif edilemeyecek bir melodinin geldiğini duyar gibi oldu. İçeri bakacak oldu ama gözleri kamaştı parıltıdan… Bir an için kendinden geçtiğini düşündü ve aynı esnada ‘bu bir rüya gir içeri…’ dedi kendi kendine.

Bilinci yerine geldiğinde hala o mağaranın girişinde duruyordu ama gözlerinin önünde ona ‘hayır, bu gerçeğin ta kendisi, daha önce görmemiş olman bunu hayal ya da rüya yapmaz’ dedi. Esmer uzun saçları beline kadar uzanan çok tatlı bir genç kızdı konuşan.

Saçlarının altında süzülen kuyruğu koyu renkti; lacivertle yeşil arası, derin bir su gibi. Pulları ince ve yumuşaktı, ışık vurduğunda tek tek parlamıyor, ağır ağır dalga gibi yayılıyordu. Kenarlarında serpilmiş küçük, solgun noktalar vardı; dikkat edilmezse fark edilmeyecek kadar silik. Kuyruk ucu genişti, saydamdı, bulunduğu yerde suyu sakinleştiriyordu.

Kim olduğunu anlamak için şöyle bir baktığında güzelliğinden nefesinin kesildiğini düşündü ama zaten nasıl nefes aldığını anlayamıyordu bile…

Kız gülümsedi bu şaşkınlığın karşısında ve ‘ne çabuk unutuyorsun’ dedi… Hala şaşkınlıkla izliyordu, rüya değilse neydi; nasıl bu kadar gerçekti…?  ‘Her defasında şunu yaşamasak olmaz mı… kendimi bir ucube dahası yabancı gibi hissediyorum kardeşim’ dedi… Kardeşim mi? Nasıl yani?

Kırıcı oluyorsun!’ diye tatlı sert bir sitem etti genç kız. -Beni duyabiliyor musun? Konuşamam ki suyun altında, zihnimi mi okuyorsun? diye düşünecek oldu… Geç kız yine gülümsedi ve ‘ah canım… ah güzel gözlü, sevgi dolu kardeşim. Şimdi sakin ol ve bana baktığın gibi kendini izlemeye çalış yavaş yavaş dedi…’

Başını aşağı eğmesi ile kendi kuyruğunu gördü. Rengi daha açıktı; inci mavisine çalıyor, yer yer turkuazlaşıyordu. Pulları daha canlıydı, en ufak harekette ışığı kırıyor, suyun içinde titrek parıltılar bırakıyordu. Ortasından aşağı ince, sıcak bir çizgi geçiyordu; bazen var, bazen yok gibi. Ucu daha kıvrak, daha aceleciydi. Eşsiz bir güzellikti ama dehşete düşmüştü…

Oracıkta yeniden bayıldığını, teknenin güvertesinde ıslak zeminde uyanınca anladı… Gözünü açtığında etrafta kimse yoktu, her şey sıradan ve olağan görünüyordu ama kulaklarında hala o eşsiz melodi çalıyordu.