26.12.25

Göz Göre Göre

Bir yerlerde kapanan bir kapının ardında güneş yüzünü sıcağını yansıtacak tanıdık simalara dönerken, gün çekilir çekilmez mevsimin değiştiği sonbahar günleri gibi serinlemeye başlayan hayat, geceye kollarını açarak devam ediyordu.          

Yazın sıcak nefesiyle söylenmeye başlayan şarkılar artık yükselmiyordu kasabanın derme çatma tavernasında. Zaten kimsenin sonbahar rüzgârında sahil boyunca yürüyüp denizin kokusunu içine çektiği de yoktu.          

Bu yüzdendir ki kimse fark etmedi; o taverna, beş gece önce herkes evlerine çekildiğinde, küçük bir dozerle yıkılmış, geriye molozundan bile iz kalmamıştı.          

Oysa mevsimin ağırlığıyla zayıflamış da olsa, birkaç kişiye bile olsa çalınırdı o eski melodiler. Bir tek emektar şef garson Necdet Bey, o geceden beri enkazın yerine dökülen beton otoparkın girişinde saatlerce durup, bir sigarayı söndürüp diğerini yakıyordu. Birkaç kez de assolistleri Mediha Hanım uğrayıp kısa süreliğine ona eşlik etmişti; cep konyaklı matarasıyla.          

Matarayı uzatırken,          

“Üşüteceksiniz efendim, ilaç niyetine,” demişti.          

Necdet Bey büyükçe bir yudum aldı. Konyak genzini yakarak indi, yüzü buruştu, yutkundu. Gözleri dolacak gibi oldu. Sesi titreyerek,          

“Göz göre göre kaybolduk biz,” dedi,          

“ve kimse görmedi bile, hanımefendi…”          

Mediha Hanım çok şey görmüş, yetmişine merdiven dayamış, devrinin ötesinde bir zihne sahip zarif bir kadındı. Dinlemekte gönlü olan biri, beyefendi; melodinin detone olduğunu da anlar, kaybolduğunu da; enstrümanların teker teker sustuğunu da, söyleyenin sustuğunu da; artık o tavernanın yıkılıp yerini beton bir otoparka bıraktığını da.          

“Üzmeyin güzel canınızı,” dedi.          

“Ekmeğimizi yine kazanırız. Gönlümüz bu kırıklara da katlanır; şarkılarımız söylenmeye, misafirlerimiz yüzümüze gülmeye devam ettikçe.”          

Nazikçe dokundu Necdet Bey’in omzuna, veda edercesine. Elindeki pazar filesiyle ışıklı caddeye doğru yürümeye koyuldu.          

“Yarın yine gelir yoklarım Necdet’i,” diye düşündü içinden.          

        

O akşamdan sonra Necdet Bey’i bir daha gören olmadı.          

Aylar sonra, kararmış denizin dalgaları başından hiç çıkarmadığı boz rengi fötr şapkasını kıyıya vurdu.    


23.12.25

Nefesini Tutmadan

Bu kez ne maske ne palet ne şnorkelini kuşandı. Teknenin iskelesine doğru yöneldi. Uzun yıllardır hiç olmadığı kadar kendinden emin bir adımla küpeştenin üzerine çıktı, direklerden birine tutunup gün batımına doğru parlayan menevişlerin dansını izledi birkaç saniyeliğine.

Huzurla gülümsedi, gelecek güzel günler film şeridi gibi geçti gözünün önünden -film şeridi her zaman ölüme yakın anlarda görünecek değildi ya…-
Başını kaldırdığı kollarının arasına alıp yay gibi bıraktı kendini denize doğru.
Parmak uçlarından ayaklarına kadar adeta ağır çekimde geçti serin sular bedeninden. Kaç metre derindeydi bilmiyordu ama gözlerini açtığında güneşin sıcak ışığı hala oradaydı önündeydi huzmeler halinde.

Tekne bildiği tekne, su o gün defalarca yüzdüğü suydu ama sanki kokusu, rengi bambaşkaydı.

Güvertede saatlerdir yakalanamayan balıklara helal olsun! diye geçti içinden, karnaval dansçıları gibi dolaşıyorlardı etrafında. Hatta mürettebatın ‘buralarda olmaz’ diye ısrarla bilmişlik tasladığı ahtapotlar ve mürenler ışıl ışıl geçiyorlardı bu panayırın ön sıralarından.

Suyun altında nefesini tutmadığını fark etti tam da o anda. Gariptir ne korktu ne panikle yükseldi yüzeye doğru. Aksine… usulca kıvrılan bedeni ile oranın hiçbir sakinini rahatsız etmemek için yavaşça ilerlemeye başladı. İleride bir su altı mağarası vardı ama karanlık olmak bir yana dursun, sıcak ve parlak bir ışık yayılıyordu içeriden.

Büyülenmiş bir biçimde oraya yüzmeye koyuldu. Mağaranın kapısına geldiğinde, derinden eşsiz ve bildiğimiz hiçbir nota ile tarif edilemeyecek bir melodinin geldiğini duyar gibi oldu. İçeri bakacak oldu ama gözleri kamaştı parıltıdan… Bir an için kendinden geçtiğini düşündü ve aynı esnada ‘bu bir rüya gir içeri…’ dedi kendi kendine.

Bilinci yerine geldiğinde hala o mağaranın girişinde duruyordu ama gözlerinin önünde ona ‘hayır, bu gerçeğin ta kendisi, daha önce görmemiş olman bunu hayal ya da rüya yapmaz’ dedi. Esmer uzun saçları beline kadar uzanan çok tatlı bir genç kızdı konuşan.

Saçlarının altında süzülen kuyruğu koyu renkti; lacivertle yeşil arası, derin bir su gibi. Pulları ince ve yumuşaktı, ışık vurduğunda tek tek parlamıyor, ağır ağır dalga gibi yayılıyordu. Kenarlarında serpilmiş küçük, solgun noktalar vardı; dikkat edilmezse fark edilmeyecek kadar silik. Kuyruk ucu genişti, saydamdı, bulunduğu yerde suyu sakinleştiriyordu.

Kim olduğunu anlamak için şöyle bir baktığında güzelliğinden nefesinin kesildiğini düşündü ama zaten nasıl nefes aldığını anlayamıyordu bile…

Kız gülümsedi bu şaşkınlığın karşısında ve ‘ne çabuk unutuyorsun’ dedi… Hala şaşkınlıkla izliyordu, rüya değilse neydi; nasıl bu kadar gerçekti…?  ‘Her defasında şunu yaşamasak olmaz mı… kendimi bir ucube dahası yabancı gibi hissediyorum kardeşim’ dedi… Kardeşim mi? Nasıl yani?

Kırıcı oluyorsun!’ diye tatlı sert bir sitem etti genç kız. -Beni duyabiliyor musun? Konuşamam ki suyun altında, zihnimi mi okuyorsun? diye düşünecek oldu… Geç kız yine gülümsedi ve ‘ah canım… ah güzel gözlü, sevgi dolu kardeşim. Şimdi sakin ol ve bana baktığın gibi kendini izlemeye çalış yavaş yavaş dedi…’

Başını aşağı eğmesi ile kendi kuyruğunu gördü. Rengi daha açıktı; inci mavisine çalıyor, yer yer turkuazlaşıyordu. Pulları daha canlıydı, en ufak harekette ışığı kırıyor, suyun içinde titrek parıltılar bırakıyordu. Ortasından aşağı ince, sıcak bir çizgi geçiyordu; bazen var, bazen yok gibi. Ucu daha kıvrak, daha aceleciydi. Eşsiz bir güzellikti ama dehşete düşmüştü…

Oracıkta yeniden bayıldığını, teknenin güvertesinde ıslak zeminde uyanınca anladı… Gözünü açtığında etrafta kimse yoktu, her şey sıradan ve olağan görünüyordu ama kulaklarında hala o eşsiz melodi çalıyordu.

 

17.10.25

Beni Bozmaz

Katiller cinayet mahaline geri döner savı sebebiyle oturup dönmenizi bekleyecek değilim efendim. O kadar vaktim de yok, sabrım da, eh ne yalan söyleyeyim isteğim de.

Öldüğüm de yok zaten.

O elinizdeki olsa olsa bir flöre olabilir, eğilip bükülmek huyunuzsa fark edememiş olabilirsiniz belki, dikkatinizi çekmek isterim.

Belli ki sıfır noktasına geri dönüp kendime kendimi baştan anlatmam gerekecek.
O da olur, nasıl diyorlar beni bozmaz.

Şu aralar saray soytarısı gibi görmek isteyenler bir yana dursun, amacım hiçbir zaman burnu düşse yerden almayacaklardan biri olmak değildi, olmadım da çok şükür.
Sana öyle davranıyorsam da aynaya bakmanı öneriyorum.

Olsa olsa bir davul olabilirdim, evet davul.
Hani şu sesi uzaktan hoş gelen.
O da senin kulaklarının yanılgısı ki bu da benim problemim değil hani.
Ses aynı ses, ben aynı ben.

Yaklaştıkça sözleri duymak istedin, ne güzel.
Şarkılarım da değişir ama benim, her günüm gibi.
Güneşi de var, rüzgarı da, bulutu da var, yağışı da.

Fırtınalı havalar da var mesela, sert olur ama kısa sürer.
Bunların bir ya da birkaçını deneyimlediysen mesela, bil ki hayatımdasın.
Güneş gülüşümle, bulut hüznümle, fırtına dertlerimle gelmiyorsa, etrafında esen rüzgarı da benden bilme.
Olsa olsa yokluğumdandır.

Çünkü korurum ben sevdiklerimi fazla sıcaktan da esen rüzgardan da.
Biraz aptallık da var serde, kendimi duvara çarpar yine kollayacak bir yol bulurum içime aldıklarımı.

Ne ego! ama değil mi…
Aslında değil.
Sevdiğim bir söz var:
“Mesele Ego’n mu seni besliyor sen mi onu?”

Ben yalnızca kendimi, değerimi, becerebildiklerimi biliyorum.
Vazgeçmek mesela; pek güçlü yönlerimden biri sayılmaz.
Gurur meselesi yapıyorum herhalde.

“O işi bir halletsem kendim vazgeçeceğim zaten ama direndiğin için zorluyorum”
yani herhalde galiba sanırsam böyle işliyor sistemim.

Arıza işte.
Defo gibi düşün.
Kadı kızında olabilecek kadar bir kusur işte.
Gözüne batan bu miniminnacık kusur değilse, niye yaşarıyor gözlerin sen bunu bir düşünedur.

Angard! ⚔️



12.10.25

Son-suz (Anlayışın Sessizliği)

Yağmur dinmiyor.

Bir saattir, belki de daha fazla.
Camda biriken her damla, sanki söylenmemiş cümleleri toplayıp aşağıya taşıyor.
Melih susuyor.
Ama o sessizlik öyle tanıdık ki...
Sanki içinde binlerce kelime yanıyor, ama hiçbirine izin vermiyor.

Onu izlemiyorum.
Bakarsam, göz göze geliriz.
Göz göze gelirsek, her şey çözülür.
O kaçmak ister, ben kalmak.
Ve bu ikisinden biri kırılır.

Ellerini fark ediyorum.
Birbirine kenetlemiş, kasılmış.
Tırnakları neredeyse avuçlarını deliyor.
İçinde tuttuğu her şeyin ağırlığı, ellerine vurmuş.
Benimkiler dizimin üstünde, açık.
Teslim olmuş halde.
Birimizin bedeninde savaş, diğerinde kabulleniş.

“Çok güzel bir şeydi,” dedim biraz önce.
Belki yanlış andı.
Belki doğruydu, ama fazlaydı.
Onun bakışında bir kıpırdanma oldu.
Sanki ‘evet ama yeter artık’ der gibiydi.
Yine de söylemem gerekiyordu.
Bazı cümleler, sadece içini boşaltmak için söylenir.

Onun sessizliğinde bir korku var.
Kaçmakla kalmak arasında sıkışmış bir adamın korkusu.
Ne bana kızgın, ne kendine.
Sadece... açılmaya korkuyor.
Çünkü açılırsa, içinde sakladığı şeyleri bir daha toplayamayacak.
Ve biliyorum — o da biliyor —
en büyük vurgunu orada yiyecek.

Bir an “sonsuz” dedim.
Hafif, neredeyse fısıltıyla.
Duydu.
Kaşının kenarındaki o küçük kasılmadan anladım.
Duysa da duymamış gibi yaptı.
Erkeklerin en eski savunması.

Sonra ellerine baktı.
Kendi sessizliğini kucaklar gibi.
Sustu.
Ben de bir şey demedim.
Çünkü anladım:
Onun sessizliği, bir reddediş değil.
Kendini koruma biçimi.

“İnsan bazen yaşadığı şeyi unutmak istemez,” dedim.
Oysa aslında şunu demek istiyordum:
“Ben unutamam, sen unutacaksın.”
Ama yüksek sesle söylemedim.
Bazı şeyler söylenince küçülür.

Bir ara, çok kısa, nefes kadar bir an —
bana baktı.
Gözleri ne pişman ne yumuşak.
Sadece yorgun.
Korkunun yorgunluğu.
Bir adım daha gelse, o zinciri kıracak.
Ama gelmedi.
Kendini tuttu.
Ben de tuttum.

Sonra dışarı baktım.
Yağmur şehri yutuyordu.
Işıklar birbirine karışmış, her şey bulanık.
Ama o bulanıklığın içinde bir netlik vardı:
Bitti.

Bir kelimeyle değil, bir suskunlukla.
Bir itirafla değil, bir kaçışla.
Ve ben o kaçışı affettim.
Çünkü biliyorum —
eğer kalırsa, yanacak.
Ve ben onu yanarken izleyemem.

Son-suz (Kaçan Adamın İç Sesi)

Yağmurun sesi iyi geliyor.
Kapatıyor her şeyi.
Sözcükleri, bakışları, aklıma üşüşen cümleleri.
O konuşuyor, ben sadece dinliyorum.
Dinliyormuş gibi.

“Çok güzel bir şeydi,” dedi.
Evet, güzeldi.
Belki fazla güzeldi.
O yüzden bitmesi gerekiyordu.
Bazı şeyler uzun sürerse, insanın dengesini bozar.

Ellerimi dizlerimin üstüne koyuyorum.
Sabit durmaya çalışıyorum.
Bir şey söylersem, kontrolü kaybedeceğim.
Zaten hep öyle olur.
Ağzımdan çıkan her kelime, beni ele verir.

Yağmur camda iz bırakıyor.
Göz ucuyla ona bakıyorum.
Hâlâ aynı sessizlik.
Ama bir şey var havada.
O, ne söylediğini biliyor.
Ben, duymamış gibi yapıyorum.

“Böyle bitmemeliydi,” diyor bakışları.
Ama ben bitirdim bile.
Kendi içimde çoktan çektim fişi.
Yoksa yapamayacaktım.

“Bazı şeyler geçmiyor,” diyor.
Haklı.
Geçmiyor.
Ama o geçmemeyi sevmeye meyilli.
Ben değilim.
Ben geçsin istiyorum.
Sessizce, kimse fark etmeden, içimi delmeden.

Parmaklarım birbirine kenetlenmiş, farkında değilim.
Güçsüz görünmemem lazım.
Oysa tam da öyle hissediyorum.
Bir kelime etsem, dağılacağım.
Bir bakışına karşılık versem, kalacağım.
Kalırsam… yanarım.
O yüzden susuyorum.

“Ben sustum,” diyorum içimden.
Yüksek sesle söylemeye bile gerek yok.
Zaten biliyor.
Kadınlar, sessizliği duyar.
O duydu.
Ama ben yine de sustum.

“Ben sende gizlediklerini sevdim,” dediğinde nefesim kesildi.
Hiçbir şey demedim.
Ne diyebilirim ki?
Gizlediğim yerleri kimseye göstermedim bugüne kadar.
O gördü.
Ve ben tam o anda kaçtım.
Bedenim burada, ama içim çoktan başka yerde.

Birazdan arabayı çalıştıracağım.
Bir bahanem olacak: geç oldu, kalkalım.
Bunu derken sesim normal çıkacak.
Hiçbir şey olmamış gibi.
Oysa her şey orada bitecek.
O “sonsuz” dediğinde.

Bakmıyorum artık.
Yağmur yeterince kalın yağıyor, yüzü seçilmiyor.
İyi ki de öyle.
Görürsem dayanamayabilirim.
Görürsem kalırım.

Ve ben kalmamayı seçtim.
Çünkü kalırsam…
O kazanır.
Ve ben, kendi içimde sonsuza kadar kaybolurum.

8.10.25

Son-suz

Yaklaşık bir saattir oturdukları arabanın camlarına vuran yağmurun sesi dışında çıt çıkmıyordu. Bir vedanın şarkısı böyle mi olur diye düşündü Seda... 

Çok değil birkaç hafta öncesine kadar dilinin ucunda hatırlanamayan bir şarkı iken, bugün yıllarca dinlenmeyecek, bir gün bir radyoda rastlansa hızlıca değiştirilecek birkaç notadan ibaret olduğunu biliyordu yaşadıklarının. 

Sessizliği bozan cümle yine Seda'dan geldi... "Çok güzel bir şey yaşadık biz, eşsizdi."

Melih toparlandı birden, gerginlikten göğsünde kavuşturduğu kollarını bacaklarının üstüne koyup, vücudunu Seda'ya doğru yöneltti. Dikkatle dinlemek ister gibiydi.

Seda devam etti sözlerine, ufka bakarak. Melih'in gözlerine bakmıyordu çünkü konuşmanın sükunetini göz yaşları bozsun istemiyordu. 

Seda'nın dudaklarından çıkan “ve aslında sonsuz...” cümlesi, havada asılı kaldı.
Yağmurun ritmi bir an kesilmiş gibi oldu.
Sanki doğa bile, o kelimenin nereye varacağını merak ediyordu.

Melih başını öne eğdi. Ellerini birbirine kenetledi, parmak eklemleri beyazlayıncaya kadar sıktı. Söylemek istediği onca şeyin arasında en ağır gelen, sessizlikti. Çünkü artık hiçbir kelime Seda'nın cümlesi kadar doğru olamayacaktı.

Seda derin bir nefes aldı.
“Biliyor musun,” dedi sessizce, “insan bazen yaşadığı şeyi unutmamak için değil, unutmaya kıyamadığı için susuyor.”

Melih başını kaldırmadan, sadece gözlerini çevirdi.
“Ben sustum,” dedi.
Bir anlık sessizlik.
“Sen anlatmaya devam ettin. Ve o yüzden biz hiçbir zaman aynı yerden bakmadık, Seda.”

Seda gülümsedi, ama o gülümseme bir teslimiyet değildi. Daha çok, hak verilmiş bir hüzün gibiydi.
Camdan dışarı baktı; yağmur, şehir ışıklarını birbirine karıştırmıştı.

“Belki de aynı yerden bakmamamız güzeldi,” dedi, “çünkü ben senin gördüğün kadarını değil, sakladığın kadarını sevdim.”

Arabanın içinde hava ağırlaştı. Yağmurun sesi bile anlam taşır olmuştu.
Melih bu kez başını çevirdi, gözleri Seda'nın profilinde takılı kaldı.

Bir an, sanki zaman kıvrıldı; Seda'nın saç tellerine düşen ışık, onu o ilk günkü gibi gösterdi.

Sanki her şey başa sarıldı.

Ama hiçbir şey söylenmedi.
Ve o an, o iki insan için bütün ihtimaller “sonsuz” kelimesinde sıkışıp kaldı.


Kaçan Adamın İç Sesi

Anlayışın Sessizliği



5.10.25

Kazana Düştüm

Ne mi değişti? Hiçbir şey. 

İşte tam da bu yüzden gitmeye çalışıyorum. Ne benim duygularım değişti ne de senin hayatın. 

Nasıl diyordu Savcı Esra, “Dünyanın ekseni 3 santimetre kaydı da sen bana 1 santimetre bile yaklaşmadın.” Pardon ya... Sen ihtiyaç duyduğunda gönlünce geldin de, benim yaklaşmama izin vermedin. Asla deklare edemediğin kurallar çerçevesinde yaşamamı bekledin. Bunların azıcık dışına çıktığımda kainatın en iyi duvar ustası da sen oldun. Değil bir delik açabilmek, ufak bir çentik dahi atamadım. Bu ne benim başarısızlığım, ne de sen bir hedeftin. 

Ne güzel değil mi ama? "Sen dur oralarda bir yerlerde, ben uygun gördüğüm zaman gelirim." demek... Nasılsa 'hep oradayım' ya... 

Senden beni korumanı isteyen olmadı. 

Ne dedim? "Ben de biliyorum düşünmeden gözlerimi kapatıp kendimi bıraktığım o bulutlardan biri, bir gün son durak olacak ama madem elimi tutmak istemiyorsun, bırak da bari kendi başıma düşeyim." 

Koruma talep etmedim, muhtaç hiç değilim. Sen bahçesi çiçeklerle bezeli krallığının soğuk duvarlarına hapset kendini. 

Ben nasıl "Haşmet Vahap pabucu yarım" diye ısrarla oyuna çağırmıyorsam seni, sen de canım yanacak diye tutmaya kalkma beni. Hak etmedin bu ayrıcalığı. 

Çıkıp oynamadın diye değil. Bu oyunu sevdiğini ama oynayacak kadar güçlü olmadığını söyleyecek yürekliliği gösteremediğin için. Sen kaybetme diye, bir ömür beni mahrum bırakabilecek kadar bana kıyabildiğin için. 

Anlayamadın, iki direk arasına bağladığım lastikle ip atlayarak, karıncalarla, mahallede park etmiş arabalarla konuşarak, kendi oyunumu kendim kurmayı öğrenip oynayarak, sokakta düşüp dizimi kanattığımda kabuğunu da kendim kaldırarak büyüdüm ben. 

Kazana düştüm yani anlıyor musun?

22.9.25

Bir Sütlü Bir Sade...

Neresinden başlayacağımı bilmediğim, başı flu, sonu olmayan bir hikayenin tam da ortasındayım. Öyle iç içe ki tüm kelimeler, kayıp olsalar, benim de asabiyetim mazeretim olabilse bir oh derdim belki. Kalemimin ucunu sivriltip, en sevdiğim defterlerde tertemiz sayfalar açmayı bıraktığımda mı kaybettim ilhamımı yoksa çok mu zorladım onu da?

İçimde bir Elmyra (bildiğin Elmayra canım) besliyorum. Mutlu bir çocuk olsam da pek sarılarak, şefkatle büyütülmedim ondan mı acaba kedilere ilgim. Birbirlerini yalar, iyileştirir, birlikte oynar, yalnız gezerler ama sarılarak uyurlar. Kokularından tanırlar birbirlerini, bu yüzden mi adam akıllı tanıyamadığım o kokuya özlemim ve bu yüzden mi karıştırıp duruyorum onca esansı? ve sağa sola dağıtıp duruyorum tüm bu kokuları, belki hatırlayamadan özlediğim o yanık kokuyu biri tanır da “işte bu aptal kadın, gel al buldum sevdiğini!” desin mi istiyorum?

Sevmeyi de bilmiyorum ben, diyemiyorum ki. Bilmemek ağır kaçar, haksızlık edemiyorum kendime, hele ki tarafımı tutup da bu satırları yazarken, el yordamıyla kendi kendime bu kadar öğrenebiliyorum yabancı bir dili dileyim. Fena da değilim aslında. Beceriyorum becermesine ama işteş fiiller cevap şıklarından hiçbirinde çıkmıyor. Tanışamıyoruz ironik olarak. Gördüğüm her Ş’nin peŞinden koŞuyorum…. Şu yorum bu yorum derken… Yorumsuz bırakıyorum tüm ihtimallerin ardından. KaderimiŞse Şekeriz diyorum sonra. Komikli olsun da çok güleyim diye saçmalıyorum, içimde oturan öküz “Saç, malanmaz, taranır” diye çıkıveriyor sonra.

Şimdi okuyucuya ne anlatmaya çalışıyorum bu metinle, şapkamı önüme alıp düşünmem gerekiyor mesela otoritelere göre ama benim otoriteler ile aram hiiiiç hoş olmadı, hep sütsüz şekersiz. Tatsız. Asırlar öncesi görmüş gibi olduğum bir ruhun peşinde, uykudan nefret ederek rüyadan uyanmamak isteyen bir hunili olma yolunda sağlam adımlarla koşacak oluyorum, eh rüyada koşulmaz! diyorum. Tam ışıkları açacağım, bari önümü göreyim diye… E be aptal, rüyada kapalı olan ışıkları da açamazsın. 

Zaten sarılıyorsun bana orada, açılmasın perde ve ışıklar, oyun olmasın, sahne oynanmasın, zaman da dursun oralarda bir yerlerde. Hayatın bu yarısına paralellerimiz devam etsin, bir işe yarasınlar. Biz bir eğri bir doğru buluruz bir yolunu. Belki. 

Saçmalama canım, elbette biliyorum cevapları. Gerçek değildi o sorular ve henüz o kadar da delirmedim.