Kendi cenaze törenimi izlemek gibi bir şeymiş, on beş yıl çalıştığın bir şirketten ayrılmak. Üstelik yalnızca izlemiyorsun, töreni de kendin organize ediyorsun.
Yönetim Kurulunun asistanıydım. Daha doğrusu, asistan adıyla anılan bir organizatördüm belki. Ajandalar, seyahatler, toplantılar, yazışmalar, vizeler, raporlar, tercümeler, son dakika değişiklikleri, kimsenin hatırlamadığı ama herkesin ihtiyaç duyduğu ayrıntılar… Her şey yolunda giderken bütün bunlar kendiliğinden oluyor sanıldı. Ben de işimi iyi yaptığım ölçüde görünmez oldum.
Hep yalnız olduğumu söyledim. İş yükünden söz ettiğimi sandılar. Oysa yalnızlığım, yaptığım işin görülmemesindendi. Yıllarca bir yapının tam ortasında durup yine de yokmuş gibi hissetmenin yalnızlığıydı bu.
"Bir gün yerime bir robot geçse kimse fark etmez," dediğimde mütevazılık yaptığımı düşündüler. Oysa kendimi küçümsemiyordum. Yalnızca yıllar içinde bir insandan çok, kesintisiz çalışan bir sisteme dönüştürüldüğümü biliyordum. Her şeyi hatırlayan, her şeye yetişen, yorulmayan, kırılmayan ve ihtiyaç duyulmadığında varlığı unutulan bir sistem.
Görünmedim, ta ki gidiyorum diyene kadar.
Şimdi on beş yıllık birikimimi derleyip topluyor, bildiklerimi başkalarının anlayabileceği bir düzene sokuyorum. Yıllardır zihnimde tuttuğum ayrıntıları, ilişkileri, alışkanlıkları ve görünmeyen işleyişi tek tek kayda geçiriyorum.
Buna devir teslim dosyası diyorlar. Bana kalırsa vasiyetname. Kime ne kaldığı, hangi işin kime emanet edildiği, ben yokken neyin nasıl yürüyeceği… Hepsi maddeler halinde, sırayla. Benden sonra hayat devam edebilsin diye kendi yokluğumun hazırlığını yine ben yapıyorum.
Bir yandan da hayatımın kalanında çalışabileceğim yeni bir iş arıyorum. Bildiğim hayatı kapatırken, henüz bilmediğim bir hayatın içinde kendime yer bulmaya çalışıyorum.
Son birkaç haftamda bile beni ısrarla beklettiler. Yine kendi konforları için, yine son dakikaya kadar. Çünkü ben bekletilebilirdim. Nasıl olsa hallederdim. Nasıl olsa yetiştirirdim. Nasıl olsa sorun çıkarmadan, kimseyi zor durumda bırakmadan, kalan ne varsa tamamlar ve giderdim.
On beş yıl boyunca güvenilir olmakla kullanışlı olmak arasındaki çizginin ne kadar kolay silinebildiğini öğrendim. Bir işi her defasında çözebiliyor olmam, insanların o işi bana zamanında vermeleri gerektiği anlamına gelmedi. Tam tersine, nasıl olsa çözeceğimi bildikleri için beni son ana kadar bekletebildiler.
Çünkü ben hep hallettim.
Kendi cenaze törenimi bile.
Bu törene yalnızca birlikte çalıştığım insanlar katılmıyor. Sevdiklerim de burada. On beş yıldır bağ kurduğum, hayatımın büyük bir bölümünü paylaştığım insanlar. Onları da teselli etmek bana düştü. Bunun normal olduğunu, çalışma hayatında herkesin bir gün böyle bir ayrılık yaşayabileceğini, hayatın devam ettiğini anlattım. Bazı arayanları, soranları, hatta iyi niyetimden kuşku duyanları bile ikna etmeye çalıştım.
Sanki giden ben değilmişim gibi.
Sanki hayatı değişecek, düzeni bozulacak ve bilinmeze doğru yürüyecek olan ben değilmişim gibi.
Son günümü bile kendim belirledim.
Öleceğim günü bilmek değil.
Seçmek.
Kendi vedamın tarihini koydum. Yapılacak işleri sıraladım. Teslim edilecek dosyaları hazırladım. Kimlerin neyi bilmesi gerektiğini düşündüm. Benden sonra kimsenin zor durumda kalmaması için, yokluğumun olabildiğince sorunsuz yaşanmasını planladım.
En zoru vedalar.
Çoktan son kez gördüğüm insanlar var. Üstelik onları son kez gördüğümü bilmeden. Koridorda karşılaştığım, birlikte kahve içtiğim, bir toplantı çıkışında birkaç kelime konuştuğum, "sonra görüşürüz" deyip ayrıldığım insanlar…
Sonrası olmayacağını bilmiyordum.
Bazı vedaları yapamadım. Bazı insanlar hayatımdan bir kapı kapanır gibi çıkmadı. Sessizce, sıradan bir günün içinde, haberim bile olmadan son kez geçip gittiler. Ben ancak günler sonra, artık bir daha karşılaşmayacağımızı anladığımda, o sıradan anın aslında bir veda olduğunu fark ettim.
Belki daha uzun bakardım yüzlerine, son kez olduğunu bilseydim. Belki konuştuğumuz cümleyi yarıda bırakmaz, aceleyle masama dönmezdim. Belki "görüşürüz" derken bu kadar emin konuşmazdım.
Ama bilmiyordum.
İçimde bir yangın var.
Kavuruyor.
Ben ise çok iyiyim.
Çünkü neticede ben "self-motivated" bir "multi-tasker"ım.
Kendi vedamı organize ediyor, işimi devrediyor, yeni bir hayat arıyor, kalanları teselli ediyor, iyi niyetimi açıklıyor ve içimde yanan her şeyi kimseyi rahatsız etmeyecek kadar sessiz taşımaya devam ediyorum.
Ne de olsa hep hallederim.