12.6.26

BÖLÜM I - Tuz ve Dua

İncirliman'a vardıklarında akşam, denizin üstüne çoktan inmişti.
Yol boyunca Ece konuşmuş, Pervin dinlemişti — çünkü ikisinin arasındaki iş bölümü buydu, yıllardır böyleydi. Ece anlatır, Pervin tutardı; sözcükleri, susmaları, anlatılanın altından sızan asıl şeyi. Şimdi de öyle oldu. Arabadan inerken Ece, "Şu havayı koklasana," dedi, "İstanbul'un üstümüze yapışan o is kokusu yok burada." Pervin kokladı. Tuz vardı, ızgara kömürü vardı, bir yerlerden — belki avludaki bir saksıdan — ıslak nane geliyordu. Bir de denizin kendi kokusu: serin, biraz yosunlu, henüz ısınmamış nisan suyunun kokusu.
Lokanta salaştı, tam istedikleri gibi. Beton zemine sonradan serilmiş tahta bir platform, üstünde plastik masalar, masaların üstünde muşamba örtüler. Duvara çakılı bir rafta eski bir radyo, sesi kısık. Köşede, ayakları yana devrilmiş bir tekir kedi, gözünü bile açmadan kuyruğunun ucunu oynatıyordu. Garson, "Hoş geldiniz, deniz kenarı mı, içerisi mi?" diye sorduğunda Ece denizi gösterdi, sormaya bile gerek görmeden.
Oturdular. Pervin keten gömleğinin yakasını biraz araladı; gün boyu omuzlarında taşıdığı o görünmez ağırlığın — kimin neye ihtiyacı olduğunu önceden bilmenin, herkesin hayatını kendi hayatından önce dizmenin yorgunluğunun — burada, bu masada gevşemesine izin verdi. Parmağındaki gümüş yüzüğü çevirdi bir-iki kez. Bunu hep yapardı; düşünürken, beklerken, bir cümlenin gelmesini beklerken. Ece çoktan fark etmişti yıllar önce ama hiç söylememişti.
Rakı geldi. Yanında buz, yanında su, yanında ince dilimlenmiş kavun ve bir tabak çağla — nisanın o tüylü, ekşi yeşil bademleri, üstlerinde tuz. Ece kadehe önce rakıyı, sonra suyu koydu; sıvı bulutlandı, o bildik beyaza döndü. Buzu en sona bıraktı. "Buz baştan girerse rakının ruhunu öldürür," dedi, her seferinde söylediği gibi, ve her seferinde yeni bir bilgiymiş gibi.
Pervin güldü. Düşük, içeriden gelen bir gülüştü bu; yüzünü birden gençleştiren cinsten.
İlk kadehi tokuşturdular. "Şerefe," dedi Ece. "Neyin şerefine?" "Bilmem. Burada olmanın. Kaçmış olmanın." Bir an durdu, sonra ekledi, sesi biraz daha alçalarak: "Senin şerefine."
Pervin kadehini dudağına götürdü, cevap vermedi. Anason dilinin altında yandı, sonra serinledi. Denize baktı. Su, ufukta hâlâ menekşe rengindeydi; kıyıya yakın yerde, lokantanın sarı ışıkları suyun üstünde titrek lekeler bırakıyordu. Birazdan ay çıkacaktı; Pervin biliyordu, dolunaydı bu gece.
Yediler, içtiler. Ece anlattı — işten bir dedikodu, kız kardeşinin yeni evi, geçen kış yarım bıraktığı o adamla bir kez daha karşılaşması. Pervin araya girmedi, sadece doğru yerlerde başını eğdi, doğru yerlerde kaşını kaldırdı. Kedi masanın altına geldi, Pervin'in ayağına sürtündü; o da farkında olmadan bir parça balık uzattı aşağı. Ece bunu gördü, bir şey demedi ama gözünün ucu yumuşadı.
İkinci kadehte deniz karardı, ay çıktı. Tam karşıdan, sudan yükselir gibi: önce kırmızımsı, kocaman, sonra tırmandıkça küçülüp gümüşe dönen bir ay. Suyun üstüne kıyıdan ufka uzanan bir ışık yolu serdi — o titrek, kırık gümüş yol. Lokantadaki birkaç masa bir an sustu, herkes aynı yöne baktı. Sonra çatal sesleri yeniden başladı.
"Pervin," dedi Ece o sustuğun anlardan birinde. Sesinde şakanın bittiği bir ton vardı. "Sana bir şey soracağım, kızma."
"Sor."
"Sen kendine ne zaman sıra geleceğini sanıyorsun?"
Pervin kadehini bıraktı. Parmağı yüzüğüne gitti, döndürdü.
"Yani," diye devam etti Ece, sözcükleri dikkatle seçerek, "herkesin işini görüyorsun. Patronun, kardeşin, benim. Kapı çalıyor, sen açıyorsun. Telefon çalıyor, sen bakıyorsun. Peki seni kim... bilmiyorum. Kim alıyor üstünden? Kim soruyor sana, sen nasılsın diye?"
Pervin uzun bir süre denize baktı. "Alışkın değilim," dedi sonunda. Sesi düz, neredeyse açıklayıcıydı; acındırmaya çalışan bir ton yoktu. "Birinin sırasına girmeye alışkın değilim. Kötü bir şey değil bu. Sadece... öyle." Bir çağla aldı, ısırdı, ekşilikten gözleri biraz kısıldı. "Bir noktadan sonra insan, beklemediği şeyin yokluğunu duymaz oluyor. Susuzluğu unutmak gibi bir şey. Susuz olduğunu unutursan, rahat edersin."
"Bu çok hüzünlü ya," dedi Ece.
"Hüzünlü değil. Pratik." Gülümsedi ama bu sefer gülüş gözlerine kadar çıkmadı.
Ece bir şey daha söyleyecek oldu, vazgeçti. Bunun yerine elini uzatıp Pervin'in elinin üstüne koydu, bir an. Sıcaktı eli; rakıdan, akşamdan, kendi sağlığından sıcak. Sonra çekti, kadehini kaldırdı. "Neyse. Bu akşam kimse kimseyi kurtarmaya çalışmasın. Sadece şuna bakalım." Ayı gösterdi. İçtiler.
Gece geç bitti. Yürüyerek döndüler pansiyona; dar, badanası dökük sokaklardan, kapı önlerinde uyuklayan kedilerin, sardunya saksılarının, kepenkleri inik bir bakkalın önünden geçerek. Ece odasına girip kapısını kapattığında Pervin hâlâ uyanıktı. Bir süre yatağın kenarında oturdu, ayakkabılarını çıkardı, çıkaramadı, yine giydi.
Sonra usulca dışarı çıktı.
Sabah, denizin rengi başkaydı.
Geceki menekşe gitmiş, yerine açık, sütlü bir gri gelmişti; ufuk daha aydınlanmamıştı ama aydınlanmak üzereydi. Hava soğuktu, Pervin kollarını gömleğinin içinde kavuşturdu. Kıyıda kimse yoktu. Yalnızca martılar, bir de uzakta, koya çekilmiş bir balıkçı teknesinin ağır ağır sallanışı. Su o kadar durgundu ki kıyıya vururken ses bile çıkarmıyor, sadece taşları yalayıp geri çekiliyordu.
Pervin taşların üstünde durdu. Gecenin sonunda, uyuyamayınca, buraya gelmeyi düşünmüştü — ne için, tam bilmeden. Şimdi de tam bilmiyordu. Yıllardır kimseden bir şey istememişti. İsteyince borçlu hissederdi insan, biliyordu bunu; istediğin verilmezse de küçülürdün, verilirse de. En temizi istememekti. Ama bu sabah, bu boş kıyıda, isteyecek kimsesi olmadığı için — tam da bu yüzden — bir şey kıpırdadı içinde.
Ellerini açtı.
Kendini biraz gülünç buldu bunu yaparken; başını göğe kaldırmak, avuçlarını yukarı çevirmek, o klişe. Bunu düşündü ve gülümsedi, yarı alaycı. "Tamam," dedi, sesli, ama çok alçak; kendi kulağı bile zor duyacak kadar. "Tamam. Madem öyle." Bir nefes aldı, soğuk hava ciğerlerini yaktı. "Hazırım. Eğer biri varsa — benim için de ayırdığın, ben hazır olana kadar beklettiğin biri — gönder. Geç bile kaldım. Yeniden sevebilirim artık."
Söyledi ve sözcükler havada asılı kalmadı, kalkmadı, bir işaret gelmedi. Hiçbir şey olmadı. Martı bağırdı, tekne sallandı, su taşları yaladı. Ufukta ilk turuncu çizgi belirdi, o kadar.
Ama Pervin, ellerini indirdiğinde, omuzlarının indiğini fark etti. Aylardır — belki yıllardır — yukarıda tuttuğu o görünmez şey, o savunma, o "istemem ben" duruşu, bir kademe aşağı kaymıştı. İçinde tuhaf, hafif bir boşluk vardı; bir şeyin yerinden kalktığı, henüz yerine bir şey gelmediği için boş kalan o aralık. Susuzluğunu hatırlamış gibiydi. Ve hatırlamak, garip biçimde, acıtmamıştı.
Geri döndü. Pansiyonda Ece henüz uyuyordu. Pervin valizini topladı, perdeyi araladı, denize son bir kez baktı. Aklında ne bir yüz vardı, ne bir isim. Bunu sonradan, çok sonra, defalarca hatırlayacaktı: o sabah kimseyi düşünmüyordu. Tam da bu yüzden cesaret edebilmişti.
İstanbul'a döndüklerinde akşam olmuştu yine. Otogardan ayrıldılar, Ece Bağdat Caddesi'ne, Pervin Moda'ya. Vapur değil, dolmuş tuttu; yorgundu. Moda Caddesi'nden geçti, kepenklerini yeni indiren kahveciler, hâlâ açık bir çiçekçi, kaldırımda iki masaya yayılmış bir kalabalık. Sokağına saptı, apartmanın soğuk merdivenlerini çıktı, kapısını açtı. Ev, gittiği gibi duruyordu — düzenli, sessiz, kendisini bekleyen bir ev.
Çantasını bırakır bırakmaz uykuya teslim oldu. Rüyasız, derin, ağır bir uyku.
Sabah, onu vapur düdüğü uyandırdı. Kadıköy iskelesinden gelen o uzun, boğuk ses; ardından bir martı, ardından bir başkası. Perdenin aralığından giren ışık, karşı apartmanların arasından sıyrılan ince bir deniz şeridine vuruyordu — Moda'da bir evin ödülü, o iki bina arası mavi dilim.
Pervin gözlerini açtı.
Ve açtığı anda, hiç beklemediği bir şey oldu. Hiçbir nedeni yokken, hiçbir bağlantısı yokken, zihninin tam ortasına bir yüz oturdu. Tanımadığı bir yüz. Ya da — hayır, tanıdığı. Tanımıyordu ama tanıyordu; bu ikisi nasıl aynı anda doğru olabilirdi, bilmiyordu. Bir bakış, bir çene hattı, gülerken bir an duraksayan bir ağız. İsmi yoktu. Yeri yoktu. Henüz hiçbir yerde yoktu o yüz — ne hayatında, ne hafızasında, ne bir odanın karşı köşesinde.
Ama oradaydı.
Pervin yatakta kımıldamadan kaldı, tavandaki ince ışık çizgisine bakarak. Dün sabah denize ettiği o sözü hatırladı — gönder demişti. Gülümsedi, kendi kendine; kapıyı çalan olmadığını, hiçbir şeyin değişmediğini düşünerek. Hiçbir şey değişmemişti.
Yüz, gitmedi.

26.12.25

Göz Göre Göre

Bir yerlerde kapanan bir kapının ardında güneş yüzünü sıcağını yansıtacak tanıdık simalara dönerken, gün çekilir çekilmez mevsimin değiştiği sonbahar günleri gibi serinlemeye başlayan hayat, geceye kollarını açarak devam ediyordu.          

Yazın sıcak nefesiyle söylenmeye başlayan şarkılar artık yükselmiyordu kasabanın derme çatma tavernasında. Zaten kimsenin sonbahar rüzgârında sahil boyunca yürüyüp denizin kokusunu içine çektiği de yoktu.          

Bu yüzdendir ki kimse fark etmedi; o taverna, beş gece önce herkes evlerine çekildiğinde, küçük bir dozerle yıkılmış, geriye molozundan bile iz kalmamıştı.          

Oysa mevsimin ağırlığıyla zayıflamış da olsa, birkaç kişiye bile olsa çalınırdı o eski melodiler. Bir tek emektar şef garson Necdet Bey, o geceden beri enkazın yerine dökülen beton otoparkın girişinde saatlerce durup, bir sigarayı söndürüp diğerini yakıyordu. Birkaç kez de assolistleri Mediha Hanım uğrayıp kısa süreliğine ona eşlik etmişti; cep konyaklı matarasıyla.          

Matarayı uzatırken,          

“Üşüteceksiniz efendim, ilaç niyetine,” demişti.          

Necdet Bey büyükçe bir yudum aldı. Konyak genzini yakarak indi, yüzü buruştu, yutkundu. Gözleri dolacak gibi oldu. Sesi titreyerek,          

“Göz göre göre kaybolduk biz,” dedi,          

“ve kimse görmedi bile, hanımefendi…”          

Mediha Hanım çok şey görmüş, yetmişine merdiven dayamış, devrinin ötesinde bir zihne sahip zarif bir kadındı. Dinlemekte gönlü olan biri, beyefendi; melodinin detone olduğunu da anlar, kaybolduğunu da; enstrümanların teker teker sustuğunu da, söyleyenin sustuğunu da; artık o tavernanın yıkılıp yerini beton bir otoparka bıraktığını da.          

“Üzmeyin güzel canınızı,” dedi.          

“Ekmeğimizi yine kazanırız. Gönlümüz bu kırıklara da katlanır; şarkılarımız söylenmeye, misafirlerimiz yüzümüze gülmeye devam ettikçe.”          

Nazikçe dokundu Necdet Bey’in omzuna, veda edercesine. Elindeki pazar filesiyle ışıklı caddeye doğru yürümeye koyuldu.          

“Yarın yine gelir yoklarım Necdet’i,” diye düşündü içinden.          

        

O akşamdan sonra Necdet Bey’i bir daha gören olmadı.          

Aylar sonra, kararmış denizin dalgaları başından hiç çıkarmadığı boz rengi fötr şapkasını kıyıya vurdu.    


23.12.25

Nefesini Tutmadan

Bu kez ne maske ne palet ne şnorkelini kuşandı. Teknenin iskelesine doğru yöneldi. Uzun yıllardır hiç olmadığı kadar kendinden emin bir adımla küpeştenin üzerine çıktı, direklerden birine tutunup gün batımına doğru parlayan menevişlerin dansını izledi birkaç saniyeliğine.

Huzurla gülümsedi, gelecek güzel günler film şeridi gibi geçti gözünün önünden -film şeridi her zaman ölüme yakın anlarda görünecek değildi ya…-
Başını kaldırdığı kollarının arasına alıp yay gibi bıraktı kendini denize doğru.
Parmak uçlarından ayaklarına kadar adeta ağır çekimde geçti serin sular bedeninden. Kaç metre derindeydi bilmiyordu ama gözlerini açtığında güneşin sıcak ışığı hala oradaydı önündeydi huzmeler halinde.

Tekne bildiği tekne, su o gün defalarca yüzdüğü suydu ama sanki kokusu, rengi bambaşkaydı.

Güvertede saatlerdir yakalanamayan balıklara helal olsun! diye geçti içinden, karnaval dansçıları gibi dolaşıyorlardı etrafında. Hatta mürettebatın ‘buralarda olmaz’ diye ısrarla bilmişlik tasladığı ahtapotlar ve mürenler ışıl ışıl geçiyorlardı bu panayırın ön sıralarından.

Suyun altında nefesini tutmadığını fark etti tam da o anda. Gariptir ne korktu ne panikle yükseldi yüzeye doğru. Aksine… usulca kıvrılan bedeni ile oranın hiçbir sakinini rahatsız etmemek için yavaşça ilerlemeye başladı. İleride bir su altı mağarası vardı ama karanlık olmak bir yana dursun, sıcak ve parlak bir ışık yayılıyordu içeriden.

Büyülenmiş bir biçimde oraya yüzmeye koyuldu. Mağaranın kapısına geldiğinde, derinden eşsiz ve bildiğimiz hiçbir nota ile tarif edilemeyecek bir melodinin geldiğini duyar gibi oldu. İçeri bakacak oldu ama gözleri kamaştı parıltıdan… Bir an için kendinden geçtiğini düşündü ve aynı esnada ‘bu bir rüya gir içeri…’ dedi kendi kendine.

Bilinci yerine geldiğinde hala o mağaranın girişinde duruyordu ama gözlerinin önünde ona ‘hayır, bu gerçeğin ta kendisi, daha önce görmemiş olman bunu hayal ya da rüya yapmaz’ dedi. Esmer uzun saçları beline kadar uzanan çok tatlı bir genç kızdı konuşan.

Saçlarının altında süzülen kuyruğu koyu renkti; lacivertle yeşil arası, derin bir su gibi. Pulları ince ve yumuşaktı, ışık vurduğunda tek tek parlamıyor, ağır ağır dalga gibi yayılıyordu. Kenarlarında serpilmiş küçük, solgun noktalar vardı; dikkat edilmezse fark edilmeyecek kadar silik. Kuyruk ucu genişti, saydamdı, bulunduğu yerde suyu sakinleştiriyordu.

Kim olduğunu anlamak için şöyle bir baktığında güzelliğinden nefesinin kesildiğini düşündü ama zaten nasıl nefes aldığını anlayamıyordu bile…

Kız gülümsedi bu şaşkınlığın karşısında ve ‘ne çabuk unutuyorsun’ dedi… Hala şaşkınlıkla izliyordu, rüya değilse neydi; nasıl bu kadar gerçekti…?  ‘Her defasında şunu yaşamasak olmaz mı… kendimi bir ucube dahası yabancı gibi hissediyorum kardeşim’ dedi… Kardeşim mi? Nasıl yani?

Kırıcı oluyorsun!’ diye tatlı sert bir sitem etti genç kız. -Beni duyabiliyor musun? Konuşamam ki suyun altında, zihnimi mi okuyorsun? diye düşünecek oldu… Geç kız yine gülümsedi ve ‘ah canım… ah güzel gözlü, sevgi dolu kardeşim. Şimdi sakin ol ve bana baktığın gibi kendini izlemeye çalış yavaş yavaş dedi…’

Başını aşağı eğmesi ile kendi kuyruğunu gördü. Rengi daha açıktı; inci mavisine çalıyor, yer yer turkuazlaşıyordu. Pulları daha canlıydı, en ufak harekette ışığı kırıyor, suyun içinde titrek parıltılar bırakıyordu. Ortasından aşağı ince, sıcak bir çizgi geçiyordu; bazen var, bazen yok gibi. Ucu daha kıvrak, daha aceleciydi. Eşsiz bir güzellikti ama dehşete düşmüştü…

Oracıkta yeniden bayıldığını, teknenin güvertesinde ıslak zeminde uyanınca anladı… Gözünü açtığında etrafta kimse yoktu, her şey sıradan ve olağan görünüyordu ama kulaklarında hala o eşsiz melodi çalıyordu.

 

17.10.25

Beni Bozmaz

Katiller cinayet mahaline geri döner savı sebebiyle oturup dönmenizi bekleyecek değilim efendim. O kadar vaktim de yok, sabrım da, eh ne yalan söyleyeyim isteğim de.

Öldüğüm de yok zaten.

O elinizdeki olsa olsa bir flöre olabilir, eğilip bükülmek huyunuzsa fark edememiş olabilirsiniz belki, dikkatinizi çekmek isterim.

Belli ki sıfır noktasına geri dönüp kendime kendimi baştan anlatmam gerekecek.
O da olur, nasıl diyorlar beni bozmaz.

Şu aralar saray soytarısı gibi görmek isteyenler bir yana dursun, amacım hiçbir zaman burnu düşse yerden almayacaklardan biri olmak değildi, olmadım da çok şükür.
Sana öyle davranıyorsam da aynaya bakmanı öneriyorum.

Olsa olsa bir davul olabilirdim, evet davul.
Hani şu sesi uzaktan hoş gelen.
O da senin kulaklarının yanılgısı ki bu da benim problemim değil hani.
Ses aynı ses, ben aynı ben.

Yaklaştıkça sözleri duymak istedin, ne güzel.
Şarkılarım da değişir ama benim, her günüm gibi.
Güneşi de var, rüzgarı da, bulutu da var, yağışı da.

Fırtınalı havalar da var mesela, sert olur ama kısa sürer.
Bunların bir ya da birkaçını deneyimlediysen mesela, bil ki hayatımdasın.
Güneş gülüşümle, bulut hüznümle, fırtına dertlerimle gelmiyorsa, etrafında esen rüzgarı da benden bilme.
Olsa olsa yokluğumdandır.

Çünkü korurum ben sevdiklerimi fazla sıcaktan da esen rüzgardan da.
Biraz aptallık da var serde, kendimi duvara çarpar yine kollayacak bir yol bulurum içime aldıklarımı.

Ne ego! ama değil mi…
Aslında değil.
Sevdiğim bir söz var:
“Mesele Ego’n mu seni besliyor sen mi onu?”

Ben yalnızca kendimi, değerimi, becerebildiklerimi biliyorum.
Vazgeçmek mesela; pek güçlü yönlerimden biri sayılmaz.
Gurur meselesi yapıyorum herhalde.

“O işi bir halletsem kendim vazgeçeceğim zaten ama direndiğin için zorluyorum”
yani herhalde galiba sanırsam böyle işliyor sistemim.

Arıza işte.
Defo gibi düşün.
Kadı kızında olabilecek kadar bir kusur işte.
Gözüne batan bu miniminnacık kusur değilse, niye yaşarıyor gözlerin sen bunu bir düşünedur.

Angard! ⚔️



12.10.25

Son-suz (Anlayışın Sessizliği)

Yağmur dinmiyor.

Bir saattir, belki de daha fazla.
Camda biriken her damla, sanki söylenmemiş cümleleri toplayıp aşağıya taşıyor.
Melih susuyor.
Ama o sessizlik öyle tanıdık ki...
Sanki içinde binlerce kelime yanıyor, ama hiçbirine izin vermiyor.

Onu izlemiyorum.
Bakarsam, göz göze geliriz.
Göz göze gelirsek, her şey çözülür.
O kaçmak ister, ben kalmak.
Ve bu ikisinden biri kırılır.

Ellerini fark ediyorum.
Birbirine kenetlemiş, kasılmış.
Tırnakları neredeyse avuçlarını deliyor.
İçinde tuttuğu her şeyin ağırlığı, ellerine vurmuş.
Benimkiler dizimin üstünde, açık.
Teslim olmuş halde.
Birimizin bedeninde savaş, diğerinde kabulleniş.

“Çok güzel bir şeydi,” dedim biraz önce.
Belki yanlış andı.
Belki doğruydu, ama fazlaydı.
Onun bakışında bir kıpırdanma oldu.
Sanki ‘evet ama yeter artık’ der gibiydi.
Yine de söylemem gerekiyordu.
Bazı cümleler, sadece içini boşaltmak için söylenir.

Onun sessizliğinde bir korku var.
Kaçmakla kalmak arasında sıkışmış bir adamın korkusu.
Ne bana kızgın, ne kendine.
Sadece... açılmaya korkuyor.
Çünkü açılırsa, içinde sakladığı şeyleri bir daha toplayamayacak.
Ve biliyorum — o da biliyor —
en büyük vurgunu orada yiyecek.

Bir an “sonsuz” dedim.
Hafif, neredeyse fısıltıyla.
Duydu.
Kaşının kenarındaki o küçük kasılmadan anladım.
Duysa da duymamış gibi yaptı.
Erkeklerin en eski savunması.

Sonra ellerine baktı.
Kendi sessizliğini kucaklar gibi.
Sustu.
Ben de bir şey demedim.
Çünkü anladım:
Onun sessizliği, bir reddediş değil.
Kendini koruma biçimi.

“İnsan bazen yaşadığı şeyi unutmak istemez,” dedim.
Oysa aslında şunu demek istiyordum:
“Ben unutamam, sen unutacaksın.”
Ama yüksek sesle söylemedim.
Bazı şeyler söylenince küçülür.

Bir ara, çok kısa, nefes kadar bir an —
bana baktı.
Gözleri ne pişman ne yumuşak.
Sadece yorgun.
Korkunun yorgunluğu.
Bir adım daha gelse, o zinciri kıracak.
Ama gelmedi.
Kendini tuttu.
Ben de tuttum.

Sonra dışarı baktım.
Yağmur şehri yutuyordu.
Işıklar birbirine karışmış, her şey bulanık.
Ama o bulanıklığın içinde bir netlik vardı:
Bitti.

Bir kelimeyle değil, bir suskunlukla.
Bir itirafla değil, bir kaçışla.
Ve ben o kaçışı affettim.
Çünkü biliyorum —
eğer kalırsa, yanacak.
Ve ben onu yanarken izleyemem.

Son-suz (Kaçan Adamın İç Sesi)

Yağmurun sesi iyi geliyor.
Kapatıyor her şeyi.
Sözcükleri, bakışları, aklıma üşüşen cümleleri.
O konuşuyor, ben sadece dinliyorum.
Dinliyormuş gibi.

“Çok güzel bir şeydi,” dedi.
Evet, güzeldi.
Belki fazla güzeldi.
O yüzden bitmesi gerekiyordu.
Bazı şeyler uzun sürerse, insanın dengesini bozar.

Ellerimi dizlerimin üstüne koyuyorum.
Sabit durmaya çalışıyorum.
Bir şey söylersem, kontrolü kaybedeceğim.
Zaten hep öyle olur.
Ağzımdan çıkan her kelime, beni ele verir.

Yağmur camda iz bırakıyor.
Göz ucuyla ona bakıyorum.
Hâlâ aynı sessizlik.
Ama bir şey var havada.
O, ne söylediğini biliyor.
Ben, duymamış gibi yapıyorum.

“Böyle bitmemeliydi,” diyor bakışları.
Ama ben bitirdim bile.
Kendi içimde çoktan çektim fişi.
Yoksa yapamayacaktım.

“Bazı şeyler geçmiyor,” diyor.
Haklı.
Geçmiyor.
Ama o geçmemeyi sevmeye meyilli.
Ben değilim.
Ben geçsin istiyorum.
Sessizce, kimse fark etmeden, içimi delmeden.

Parmaklarım birbirine kenetlenmiş, farkında değilim.
Güçsüz görünmemem lazım.
Oysa tam da öyle hissediyorum.
Bir kelime etsem, dağılacağım.
Bir bakışına karşılık versem, kalacağım.
Kalırsam… yanarım.
O yüzden susuyorum.

“Ben sustum,” diyorum içimden.
Yüksek sesle söylemeye bile gerek yok.
Zaten biliyor.
Kadınlar, sessizliği duyar.
O duydu.
Ama ben yine de sustum.

“Ben sende gizlediklerini sevdim,” dediğinde nefesim kesildi.
Hiçbir şey demedim.
Ne diyebilirim ki?
Gizlediğim yerleri kimseye göstermedim bugüne kadar.
O gördü.
Ve ben tam o anda kaçtım.
Bedenim burada, ama içim çoktan başka yerde.

Birazdan arabayı çalıştıracağım.
Bir bahanem olacak: geç oldu, kalkalım.
Bunu derken sesim normal çıkacak.
Hiçbir şey olmamış gibi.
Oysa her şey orada bitecek.
O “sonsuz” dediğinde.

Bakmıyorum artık.
Yağmur yeterince kalın yağıyor, yüzü seçilmiyor.
İyi ki de öyle.
Görürsem dayanamayabilirim.
Görürsem kalırım.

Ve ben kalmamayı seçtim.
Çünkü kalırsam…
O kazanır.
Ve ben, kendi içimde sonsuza kadar kaybolurum.

8.10.25

Son-suz

Yaklaşık bir saattir oturdukları arabanın camlarına vuran yağmurun sesi dışında çıt çıkmıyordu. Bir vedanın şarkısı böyle mi olur diye düşündü Seda... 

Çok değil birkaç hafta öncesine kadar dilinin ucunda hatırlanamayan bir şarkı iken, bugün yıllarca dinlenmeyecek, bir gün bir radyoda rastlansa hızlıca değiştirilecek birkaç notadan ibaret olduğunu biliyordu yaşadıklarının. 

Sessizliği bozan cümle yine Seda'dan geldi... "Çok güzel bir şey yaşadık biz, eşsizdi."

Melih toparlandı birden, gerginlikten göğsünde kavuşturduğu kollarını bacaklarının üstüne koyup, vücudunu Seda'ya doğru yöneltti. Dikkatle dinlemek ister gibiydi.

Seda devam etti sözlerine, ufka bakarak. Melih'in gözlerine bakmıyordu çünkü konuşmanın sükunetini göz yaşları bozsun istemiyordu. 

Seda'nın dudaklarından çıkan “ve aslında sonsuz...” cümlesi, havada asılı kaldı.
Yağmurun ritmi bir an kesilmiş gibi oldu.
Sanki doğa bile, o kelimenin nereye varacağını merak ediyordu.

Melih başını öne eğdi. Ellerini birbirine kenetledi, parmak eklemleri beyazlayıncaya kadar sıktı. Söylemek istediği onca şeyin arasında en ağır gelen, sessizlikti. Çünkü artık hiçbir kelime Seda'nın cümlesi kadar doğru olamayacaktı.

Seda derin bir nefes aldı.
“Biliyor musun,” dedi sessizce, “insan bazen yaşadığı şeyi unutmamak için değil, unutmaya kıyamadığı için susuyor.”

Melih başını kaldırmadan, sadece gözlerini çevirdi.
“Ben sustum,” dedi.
Bir anlık sessizlik.
“Sen anlatmaya devam ettin. Ve o yüzden biz hiçbir zaman aynı yerden bakmadık, Seda.”

Seda gülümsedi, ama o gülümseme bir teslimiyet değildi. Daha çok, hak verilmiş bir hüzün gibiydi.
Camdan dışarı baktı; yağmur, şehir ışıklarını birbirine karıştırmıştı.

“Belki de aynı yerden bakmamamız güzeldi,” dedi, “çünkü ben senin gördüğün kadarını değil, sakladığın kadarını sevdim.”

Arabanın içinde hava ağırlaştı. Yağmurun sesi bile anlam taşır olmuştu.
Melih bu kez başını çevirdi, gözleri Seda'nın profilinde takılı kaldı.

Bir an, sanki zaman kıvrıldı; Seda'nın saç tellerine düşen ışık, onu o ilk günkü gibi gösterdi.

Sanki her şey başa sarıldı.

Ama hiçbir şey söylenmedi.
Ve o an, o iki insan için bütün ihtimaller “sonsuz” kelimesinde sıkışıp kaldı.


Kaçan Adamın İç Sesi

Anlayışın Sessizliği



5.10.25

Kazana Düştüm

Ne mi değişti? Hiçbir şey. 

İşte tam da bu yüzden gitmeye çalışıyorum. Ne benim duygularım değişti ne de senin hayatın. 

Nasıl diyordu Savcı Esra, “Dünyanın ekseni 3 santimetre kaydı da sen bana 1 santimetre bile yaklaşmadın.” Pardon ya... Sen ihtiyaç duyduğunda gönlünce geldin de, benim yaklaşmama izin vermedin. Asla deklare edemediğin kurallar çerçevesinde yaşamamı bekledin. Bunların azıcık dışına çıktığımda kainatın en iyi duvar ustası da sen oldun. Değil bir delik açabilmek, ufak bir çentik dahi atamadım. Bu ne benim başarısızlığım, ne de sen bir hedeftin. 

Ne güzel değil mi ama? "Sen dur oralarda bir yerlerde, ben uygun gördüğüm zaman gelirim." demek... Nasılsa 'hep oradayım' ya... 

Senden beni korumanı isteyen olmadı. 

Ne dedim? "Ben de biliyorum düşünmeden gözlerimi kapatıp kendimi bıraktığım o bulutlardan biri, bir gün son durak olacak ama madem elimi tutmak istemiyorsun, bırak da bari kendi başıma düşeyim." 

Koruma talep etmedim, muhtaç hiç değilim. Sen bahçesi çiçeklerle bezeli krallığının soğuk duvarlarına hapset kendini. 

Ben nasıl "Haşmet Vahap pabucu yarım" diye ısrarla oyuna çağırmıyorsam seni, sen de canım yanacak diye tutmaya kalkma beni. Hak etmedin bu ayrıcalığı. 

Çıkıp oynamadın diye değil. Bu oyunu sevdiğini ama oynayacak kadar güçlü olmadığını söyleyecek yürekliliği gösteremediğin için. Sen kaybetme diye, bir ömür beni mahrum bırakabilecek kadar bana kıyabildiğin için. 

Anlayamadın, iki direk arasına bağladığım lastikle ip atlayarak, karıncalarla, mahallede park etmiş arabalarla konuşarak, kendi oyunumu kendim kurmayı öğrenip oynayarak, sokakta düşüp dizimi kanattığımda kabuğunu da kendim kaldırarak büyüdüm ben. 

Kazana düştüm yani anlıyor musun?