12.6.26

BÖLÜM I - Tuz ve Dua

İncirliman'a vardıklarında akşam, denizin üstüne çoktan inmişti.
Yol boyunca Ece konuşmuş, Pervin dinlemişti — çünkü ikisinin arasındaki iş bölümü buydu, yıllardır böyleydi. Ece anlatır, Pervin tutardı; sözcükleri, susmaları, anlatılanın altından sızan asıl şeyi. Şimdi de öyle oldu. Arabadan inerken Ece, "Şu havayı koklasana," dedi, "İstanbul'un üstümüze yapışan o is kokusu yok burada." Pervin kokladı. Tuz vardı, ızgara kömürü vardı, bir yerlerden — belki avludaki bir saksıdan — ıslak nane geliyordu. Bir de denizin kendi kokusu: serin, biraz yosunlu, henüz ısınmamış nisan suyunun kokusu.
Lokanta salaştı, tam istedikleri gibi. Beton zemine sonradan serilmiş tahta bir platform, üstünde plastik masalar, masaların üstünde muşamba örtüler. Duvara çakılı bir rafta eski bir radyo, sesi kısık. Köşede, ayakları yana devrilmiş bir tekir kedi, gözünü bile açmadan kuyruğunun ucunu oynatıyordu. Garson, "Hoş geldiniz, deniz kenarı mı, içerisi mi?" diye sorduğunda Ece denizi gösterdi, sormaya bile gerek görmeden.
Oturdular. Pervin keten gömleğinin yakasını biraz araladı; gün boyu omuzlarında taşıdığı o görünmez ağırlığın — kimin neye ihtiyacı olduğunu önceden bilmenin, herkesin hayatını kendi hayatından önce dizmenin yorgunluğunun — burada, bu masada gevşemesine izin verdi. Parmağındaki gümüş yüzüğü çevirdi bir-iki kez. Bunu hep yapardı; düşünürken, beklerken, bir cümlenin gelmesini beklerken. Ece çoktan fark etmişti yıllar önce ama hiç söylememişti.
Rakı geldi. Yanında buz, yanında su, yanında ince dilimlenmiş kavun ve bir tabak çağla — nisanın o tüylü, ekşi yeşil bademleri, üstlerinde tuz. Ece kadehe önce rakıyı, sonra suyu koydu; sıvı bulutlandı, o bildik beyaza döndü. Buzu en sona bıraktı. "Buz baştan girerse rakının ruhunu öldürür," dedi, her seferinde söylediği gibi, ve her seferinde yeni bir bilgiymiş gibi.
Pervin güldü. Düşük, içeriden gelen bir gülüştü bu; yüzünü birden gençleştiren cinsten.
İlk kadehi tokuşturdular. "Şerefe," dedi Ece. "Neyin şerefine?" "Bilmem. Burada olmanın. Kaçmış olmanın." Bir an durdu, sonra ekledi, sesi biraz daha alçalarak: "Senin şerefine."
Pervin kadehini dudağına götürdü, cevap vermedi. Anason dilinin altında yandı, sonra serinledi. Denize baktı. Su, ufukta hâlâ menekşe rengindeydi; kıyıya yakın yerde, lokantanın sarı ışıkları suyun üstünde titrek lekeler bırakıyordu. Birazdan ay çıkacaktı; Pervin biliyordu, dolunaydı bu gece.
Yediler, içtiler. Ece anlattı — işten bir dedikodu, kız kardeşinin yeni evi, geçen kış yarım bıraktığı o adamla bir kez daha karşılaşması. Pervin araya girmedi, sadece doğru yerlerde başını eğdi, doğru yerlerde kaşını kaldırdı. Kedi masanın altına geldi, Pervin'in ayağına sürtündü; o da farkında olmadan bir parça balık uzattı aşağı. Ece bunu gördü, bir şey demedi ama gözünün ucu yumuşadı.
İkinci kadehte deniz karardı, ay çıktı. Tam karşıdan, sudan yükselir gibi: önce kırmızımsı, kocaman, sonra tırmandıkça küçülüp gümüşe dönen bir ay. Suyun üstüne kıyıdan ufka uzanan bir ışık yolu serdi — o titrek, kırık gümüş yol. Lokantadaki birkaç masa bir an sustu, herkes aynı yöne baktı. Sonra çatal sesleri yeniden başladı.
"Pervin," dedi Ece o sustuğun anlardan birinde. Sesinde şakanın bittiği bir ton vardı. "Sana bir şey soracağım, kızma."
"Sor."
"Sen kendine ne zaman sıra geleceğini sanıyorsun?"
Pervin kadehini bıraktı. Parmağı yüzüğüne gitti, döndürdü.
"Yani," diye devam etti Ece, sözcükleri dikkatle seçerek, "herkesin işini görüyorsun. Patronun, kardeşin, benim. Kapı çalıyor, sen açıyorsun. Telefon çalıyor, sen bakıyorsun. Peki seni kim... bilmiyorum. Kim alıyor üstünden? Kim soruyor sana, sen nasılsın diye?"
Pervin uzun bir süre denize baktı. "Alışkın değilim," dedi sonunda. Sesi düz, neredeyse açıklayıcıydı; acındırmaya çalışan bir ton yoktu. "Birinin sırasına girmeye alışkın değilim. Kötü bir şey değil bu. Sadece... öyle." Bir çağla aldı, ısırdı, ekşilikten gözleri biraz kısıldı. "Bir noktadan sonra insan, beklemediği şeyin yokluğunu duymaz oluyor. Susuzluğu unutmak gibi bir şey. Susuz olduğunu unutursan, rahat edersin."
"Bu çok hüzünlü ya," dedi Ece.
"Hüzünlü değil. Pratik." Gülümsedi ama bu sefer gülüş gözlerine kadar çıkmadı.
Ece bir şey daha söyleyecek oldu, vazgeçti. Bunun yerine elini uzatıp Pervin'in elinin üstüne koydu, bir an. Sıcaktı eli; rakıdan, akşamdan, kendi sağlığından sıcak. Sonra çekti, kadehini kaldırdı. "Neyse. Bu akşam kimse kimseyi kurtarmaya çalışmasın. Sadece şuna bakalım." Ayı gösterdi. İçtiler.
Gece geç bitti. Yürüyerek döndüler pansiyona; dar, badanası dökük sokaklardan, kapı önlerinde uyuklayan kedilerin, sardunya saksılarının, kepenkleri inik bir bakkalın önünden geçerek. Ece odasına girip kapısını kapattığında Pervin hâlâ uyanıktı. Bir süre yatağın kenarında oturdu, ayakkabılarını çıkardı, çıkaramadı, yine giydi.
Sonra usulca dışarı çıktı.
Sabah, denizin rengi başkaydı.
Geceki menekşe gitmiş, yerine açık, sütlü bir gri gelmişti; ufuk daha aydınlanmamıştı ama aydınlanmak üzereydi. Hava soğuktu, Pervin kollarını gömleğinin içinde kavuşturdu. Kıyıda kimse yoktu. Yalnızca martılar, bir de uzakta, koya çekilmiş bir balıkçı teknesinin ağır ağır sallanışı. Su o kadar durgundu ki kıyıya vururken ses bile çıkarmıyor, sadece taşları yalayıp geri çekiliyordu.
Pervin taşların üstünde durdu. Gecenin sonunda, uyuyamayınca, buraya gelmeyi düşünmüştü — ne için, tam bilmeden. Şimdi de tam bilmiyordu. Yıllardır kimseden bir şey istememişti. İsteyince borçlu hissederdi insan, biliyordu bunu; istediğin verilmezse de küçülürdün, verilirse de. En temizi istememekti. Ama bu sabah, bu boş kıyıda, isteyecek kimsesi olmadığı için — tam da bu yüzden — bir şey kıpırdadı içinde.
Ellerini açtı.
Kendini biraz gülünç buldu bunu yaparken; başını göğe kaldırmak, avuçlarını yukarı çevirmek, o klişe. Bunu düşündü ve gülümsedi, yarı alaycı. "Tamam," dedi, sesli, ama çok alçak; kendi kulağı bile zor duyacak kadar. "Tamam. Madem öyle." Bir nefes aldı, soğuk hava ciğerlerini yaktı. "Hazırım. Eğer biri varsa — benim için de ayırdığın, ben hazır olana kadar beklettiğin biri — gönder. Geç bile kaldım. Yeniden sevebilirim artık."
Söyledi ve sözcükler havada asılı kalmadı, kalkmadı, bir işaret gelmedi. Hiçbir şey olmadı. Martı bağırdı, tekne sallandı, su taşları yaladı. Ufukta ilk turuncu çizgi belirdi, o kadar.
Ama Pervin, ellerini indirdiğinde, omuzlarının indiğini fark etti. Aylardır — belki yıllardır — yukarıda tuttuğu o görünmez şey, o savunma, o "istemem ben" duruşu, bir kademe aşağı kaymıştı. İçinde tuhaf, hafif bir boşluk vardı; bir şeyin yerinden kalktığı, henüz yerine bir şey gelmediği için boş kalan o aralık. Susuzluğunu hatırlamış gibiydi. Ve hatırlamak, garip biçimde, acıtmamıştı.
Geri döndü. Pansiyonda Ece henüz uyuyordu. Pervin valizini topladı, perdeyi araladı, denize son bir kez baktı. Aklında ne bir yüz vardı, ne bir isim. Bunu sonradan, çok sonra, defalarca hatırlayacaktı: o sabah kimseyi düşünmüyordu. Tam da bu yüzden cesaret edebilmişti.
İstanbul'a döndüklerinde akşam olmuştu yine. Otogardan ayrıldılar, Ece Bağdat Caddesi'ne, Pervin Moda'ya. Vapur değil, dolmuş tuttu; yorgundu. Moda Caddesi'nden geçti, kepenklerini yeni indiren kahveciler, hâlâ açık bir çiçekçi, kaldırımda iki masaya yayılmış bir kalabalık. Sokağına saptı, apartmanın soğuk merdivenlerini çıktı, kapısını açtı. Ev, gittiği gibi duruyordu — düzenli, sessiz, kendisini bekleyen bir ev.
Çantasını bırakır bırakmaz uykuya teslim oldu. Rüyasız, derin, ağır bir uyku.
Sabah, onu vapur düdüğü uyandırdı. Kadıköy iskelesinden gelen o uzun, boğuk ses; ardından bir martı, ardından bir başkası. Perdenin aralığından giren ışık, karşı apartmanların arasından sıyrılan ince bir deniz şeridine vuruyordu — Moda'da bir evin ödülü, o iki bina arası mavi dilim.
Pervin gözlerini açtı.
Ve açtığı anda, hiç beklemediği bir şey oldu. Hiçbir nedeni yokken, hiçbir bağlantısı yokken, zihninin tam ortasına bir yüz oturdu. Tanımadığı bir yüz. Ya da — hayır, tanıdığı. Tanımıyordu ama tanıyordu; bu ikisi nasıl aynı anda doğru olabilirdi, bilmiyordu. Bir bakış, bir çene hattı, gülerken bir an duraksayan bir ağız. İsmi yoktu. Yeri yoktu. Henüz hiçbir yerde yoktu o yüz — ne hayatında, ne hafızasında, ne bir odanın karşı köşesinde.
Ama oradaydı.
Pervin yatakta kımıldamadan kaldı, tavandaki ince ışık çizgisine bakarak. Dün sabah denize ettiği o sözü hatırladı — gönder demişti. Gülümsedi, kendi kendine; kapıyı çalan olmadığını, hiçbir şeyin değişmediğini düşünerek. Hiçbir şey değişmemişti.
Yüz, gitmedi.