18.9.26

Başlığı Olmayan Yazı

Teker teker gelin. Yoksa ben geliyorum artık.

Bırakıyorum bu hayat oyununu da. Mızıkçılıksa mızıkçılık!

Daha beterini mi göreceğim? Evet. Bunu da biliyorum. Gider gitmez başlayacak işkencesi. Öyle anlatıldığı gibi ateşler içinde olmayacak, tek korkun bu olmadıkça. Önce beni bir masaya oturtup daha bu hayata gelmeden imzaladığım sözleşmeyi önüme koyacaklar.

“Bak,” diyecekler, “hepsini kendin seçtin.” 

Ben bir halt hatırlamıyorum.” 

Üstelik buraya gelirken unutacağımı da bile bile imzalamışım. Ne tuhaf; geçerli sayılan tek sözleşme, taraflardan birinin tek bir maddesini bile hatırlamadığı sözleşme olabilir. Yükümlülükler bende, evrak onlarda.

Dosyayı önüme doğru itecekler. Altında imzam varmış. Her şeyi görmüş, kabul etmiş, hatta bazı maddeleri bizzat ben talep etmişim. Kimlerin karşıma çıkacağını, kimin canımı yakacağını, neyi kaybedeceğimi, nerede yalnız kalacağımı, hangi kapının yüzüme kapanacağını tek tek biliyormuşum. Bütün bunların beni büyüteceğine, ruhumu olgunlaştıracağına ve birtakım pek kıymetli dersleri öğrenmemi sağlayacağına karar vermişim.

Belli ki sözleşmeyi imzalarken de şuursuzmuşum.

Ya da tekâmül denen şeyin satış sunumu sandığımdan çok daha başarılıydı. Işıklar, yüksek bilinç, sonsuz sevgi… İnsan orada hiçbir yeri acımıyorken dünyadaki acının altından kalkmayı kolay sanıyor olabilir. Bedeni olmayan ruhun beden acısına “deneyim”, kırılacak bir kalbi olmayan yüksek benliğin kalp kırıklığına “ders” demesi kolay elbette.

Kim bilir, belki de büyük bir özgüvenle arkamı yaslayıp, “Ben bunu taşırım,” demişimdir.

Taşıdım da. Sorun, taşıyabildiğim her şeyin bir sonraki yük için emsal sayılmasıydı. Sırtım kırılmadıkça biraz daha koydular. Dizlerimin üzerine düşüp yeniden kalktığım her seferinde bunu devam edebileceğimin kanıtı kabul ettiler. Taşıyor olmamın taşımak istediğim anlamına gelmeyebileceği kimsenin aklına gelmedi.

“Bunların hepsine rıza göstermişsiniz,” diyecekler.

“Ben mi?”

“Yüksek benliğiniz.”

“Çağırın,” diyeceğim. “Kendisiyle görüşmek istiyorum.”

Muhtemelen bunun mümkün olmadığını söyleyecekler. Yüksek benliğim, işler sarpa sardığında ortalıkta görünmeyen fakat sözleşmelerde tam yetkili kılınmış bir şirket yöneticisi gibi erişilmez olacak. İmzayı o atmış, faturayı bana bırakmış.

Sonra dosyadaki eksiklere geçecekler. Yarım bıraktığım dersleri, zamanından önce kalktığım masaları, artık dayanamadığım için terk ettiğim sınavları kırmızı kalemle işaretleyecekler. Hatırlamadığım şartları nasıl ihlal etmiş sayılabileceğimi soracağım. Bana “özgür irade” diyecekler. Bütün cevapları tek bir belirsiz kavramla geçiştirme konusunda orada da oldukça mahir olduklarını tahmin ediyorum.

Ardından aynılarını ve bin beterini yeniden gösterecekler. Sadece ne yaşadığımı değil, neden yaşamayı seçtiğimi de anlatacaklar. Anladığıma kanaat getirince beni bir süre dinlendirecek, geri gelmeye hazır olduğumu düşündüklerinde sözleşmeyi yeniden önüme koyacaklar.

Sonra her şeyi bir kez daha unutacağım.

İsimler değişecek. Yüzler, şehirler, evlerin pencerelerinden görünen manzaralar değişecek ama yara kendisine yeni bir yer bulacak. Aynılarını ve bin beterini bir daha yaşayacağım.

Yine mızıkacak mıyım diye.

Bilmem.

Bu kez ne vaat edecekler mesela? Daha dayanıklı bir beden mi? Daha az hatırlayan bir zihin mi? Beni yarı yolda bırakmayacak birkaç insan mı? Sonuna kadar kalacak birini mi, yoksa yine kalamayacağı hâlde bana evi hatırlatacak birini mi?

“Merak etme,” diyecekler belki. “Bu kez yalnızca taşıyabileceğin kadarını vereceğiz.”

Bunu daha önce de söylemiş olmalılar. Bu kez taşıyabileceğim kadarı yetecek mi onlara? Yoksa ayakta kaldığımı gördükçe sözleşmeye yeni maddeler, sırtıma yeni yükler mi ekleyecekler? Bu kez de sonuna kadar dayanacak mıyım, yoksa daha mı erken pes edeceğim? Kalemi önüme koyduklarında, sözleşmeyi baştan sona okumak isteyeceğim. Küçük puntolarını, ek protokollerini, karmik dipnotlarını… Mümkünse bir nüshasını da isteyeceğim. Gerçi vermeyecekler. Hatırlamama da izin vermeyecekler.

Yine de imzalamadan önce bu kez tek bir şey soracağım.

Bütün bu derslerin, kayıpların, sınavların ve taşımam gerekenlerin arasında…

En azından arada mutlu da olabilecek miyim mesela?

18.8.26

Nasıl Olsa...

Kendi cenaze törenimi izlemek gibi bir şeymiş, on beş yıl çalıştığın bir şirketten ayrılmak. Üstelik yalnızca izlemiyorsun, töreni de kendin organize ediyorsun.

Yönetim Kurulunun asistanıydım. Daha doğrusu, asistan adıyla anılan bir organizatördüm belki. Ajandalar, seyahatler, toplantılar, yazışmalar, vizeler, raporlar, tercümeler, son dakika değişiklikleri, kimsenin hatırlamadığı ama herkesin ihtiyaç duyduğu ayrıntılar… Her şey yolunda giderken bütün bunlar kendiliğinden oluyor sanıldı. Ben de işimi iyi yaptığım ölçüde görünmez oldum.

Hep yalnız olduğumu söyledim. İş yükünden söz ettiğimi sandılar. Oysa yalnızlığım, yaptığım işin görülmemesindendi. Yıllarca bir yapının tam ortasında durup yine de yokmuş gibi hissetmenin yalnızlığıydı bu.

"Bir gün yerime bir robot geçse kimse fark etmez," dediğimde mütevazılık yaptığımı düşündüler. Oysa kendimi küçümsemiyordum. Yalnızca yıllar içinde bir insandan çok, kesintisiz çalışan bir sisteme dönüştürüldüğümü biliyordum. Her şeyi hatırlayan, her şeye yetişen, yorulmayan, kırılmayan ve ihtiyaç duyulmadığında varlığı unutulan bir sistem.

Görünmedim, ta ki gidiyorum diyene kadar.

Şimdi on beş yıllık birikimimi derleyip topluyor, bildiklerimi başkalarının anlayabileceği bir düzene sokuyorum. Yıllardır zihnimde tuttuğum ayrıntıları, ilişkileri, alışkanlıkları ve görünmeyen işleyişi tek tek kayda geçiriyorum.

Buna devir teslim dosyası diyorlar. Bana kalırsa vasiyetname. Kime ne kaldığı, hangi işin kime emanet edildiği, ben yokken neyin nasıl yürüyeceği… Hepsi maddeler halinde, sırayla. Benden sonra hayat devam edebilsin diye kendi yokluğumun hazırlığını yine ben yapıyorum.

Bir yandan da hayatımın kalanında çalışabileceğim yeni bir iş arıyorum. Bildiğim hayatı kapatırken, henüz bilmediğim bir hayatın içinde kendime yer bulmaya çalışıyorum.

Son birkaç haftamda bile beni ısrarla beklettiler. Yine kendi konforları için, yine son dakikaya kadar. Çünkü ben bekletilebilirdim. Nasıl olsa hallederdim. Nasıl olsa yetiştirirdim. Nasıl olsa sorun çıkarmadan, kimseyi zor durumda bırakmadan, kalan ne varsa tamamlar ve giderdim.

On beş yıl boyunca güvenilir olmakla kullanışlı olmak arasındaki çizginin ne kadar kolay silinebildiğini öğrendim. Bir işi her defasında çözebiliyor olmam, insanların o işi bana zamanında vermeleri gerektiği anlamına gelmedi. Tam tersine, nasıl olsa çözeceğimi bildikleri için beni son ana kadar bekletebildiler.

Çünkü ben hep hallettim.

Kendi cenaze törenimi bile.

Bu törene yalnızca birlikte çalıştığım insanlar katılmıyor. Sevdiklerim de burada. On beş yıldır bağ kurduğum, hayatımın büyük bir bölümünü paylaştığım insanlar. Onları da teselli etmek bana düştü. Bunun normal olduğunu, çalışma hayatında herkesin bir gün böyle bir ayrılık yaşayabileceğini, hayatın devam ettiğini anlattım. Bazı arayanları, soranları, hatta iyi niyetimden kuşku duyanları bile ikna etmeye çalıştım.

Sanki giden ben değilmişim gibi.

Sanki hayatı değişecek, düzeni bozulacak ve bilinmeze doğru yürüyecek olan ben değilmişim gibi.

Son günümü bile kendim belirledim.

Öleceğim günü bilmek değil.

Seçmek.

Kendi vedamın tarihini koydum. Yapılacak işleri sıraladım. Teslim edilecek dosyaları hazırladım. Kimlerin neyi bilmesi gerektiğini düşündüm. Benden sonra kimsenin zor durumda kalmaması için, yokluğumun olabildiğince sorunsuz yaşanmasını planladım.

En zoru vedalar.

Çoktan son kez gördüğüm insanlar var. Üstelik onları son kez gördüğümü bilmeden. Koridorda karşılaştığım, birlikte kahve içtiğim, bir toplantı çıkışında birkaç kelime konuştuğum, "sonra görüşürüz" deyip ayrıldığım insanlar…

Sonrası olmayacağını bilmiyordum.

Bazı vedaları yapamadım. Bazı insanlar hayatımdan bir kapı kapanır gibi çıkmadı. Sessizce, sıradan bir günün içinde, haberim bile olmadan son kez geçip gittiler. Ben ancak günler sonra, artık bir daha karşılaşmayacağımızı anladığımda, o sıradan anın aslında bir veda olduğunu fark ettim.

Belki daha uzun bakardım yüzlerine, son kez olduğunu bilseydim. Belki konuştuğumuz cümleyi yarıda bırakmaz, aceleyle masama dönmezdim. Belki "görüşürüz" derken bu kadar emin konuşmazdım.

Ama bilmiyordum.

İçimde bir yangın var.

Kavuruyor.

Ben ise çok iyiyim.

Çünkü neticede ben "self-motivated" bir "multi-tasker"ım.

Kendi vedamı organize ediyor, işimi devrediyor, yeni bir hayat arıyor, kalanları teselli ediyor, iyi niyetimi açıklıyor ve içimde yanan her şeyi kimseyi rahatsız etmeyecek kadar sessiz taşımaya devam ediyorum.

Ne de olsa hep hallederim.

12.6.26

BÖLÜM I - Tuz ve Dua

İncirliman'a vardıklarında akşam, denizin üstüne çoktan inmişti.
Yol boyunca Ece konuşmuş, Pervin dinlemişti — çünkü ikisinin arasındaki iş bölümü buydu, yıllardır böyleydi. Ece anlatır, Pervin tutardı; sözcükleri, susmaları, anlatılanın altından sızan asıl şeyi. Şimdi de öyle oldu. Arabadan inerken Ece, "Şu havayı koklasana," dedi, "İstanbul'un üstümüze yapışan o is kokusu yok burada." Pervin kokladı. Tuz vardı, ızgara kömürü vardı, bir yerlerden — belki avludaki bir saksıdan — ıslak nane geliyordu. Bir de denizin kendi kokusu: serin, biraz yosunlu, henüz ısınmamış nisan suyunun kokusu.
Lokanta salaştı, tam istedikleri gibi. Beton zemine sonradan serilmiş tahta bir platform, üstünde plastik masalar, masaların üstünde muşamba örtüler. Duvara çakılı bir rafta eski bir radyo, sesi kısık. Köşede, ayakları yana devrilmiş bir tekir kedi, gözünü bile açmadan kuyruğunun ucunu oynatıyordu. Garson, "Hoş geldiniz, deniz kenarı mı, içerisi mi?" diye sorduğunda Ece denizi gösterdi, sormaya bile gerek görmeden.
Oturdular. Pervin keten gömleğinin yakasını biraz araladı; gün boyu omuzlarında taşıdığı o görünmez ağırlığın — kimin neye ihtiyacı olduğunu önceden bilmenin, herkesin hayatını kendi hayatından önce dizmenin yorgunluğunun — burada, bu masada gevşemesine izin verdi. Parmağındaki gümüş yüzüğü çevirdi bir-iki kez. Bunu hep yapardı; düşünürken, beklerken, bir cümlenin gelmesini beklerken. Ece çoktan fark etmişti yıllar önce ama hiç söylememişti.
Rakı geldi. Yanında buz, yanında su, yanında ince dilimlenmiş kavun ve bir tabak çağla — nisanın o tüylü, ekşi yeşil bademleri, üstlerinde tuz. Ece kadehe önce rakıyı, sonra suyu koydu; sıvı bulutlandı, o bildik beyaza döndü. Buzu en sona bıraktı. "Buz baştan girerse rakının ruhunu öldürür," dedi, her seferinde söylediği gibi, ve her seferinde yeni bir bilgiymiş gibi.
Pervin güldü. Düşük, içeriden gelen bir gülüştü bu; yüzünü birden gençleştiren cinsten.
İlk kadehi tokuşturdular. "Şerefe," dedi Ece. "Neyin şerefine?" "Bilmem. Burada olmanın. Kaçmış olmanın." Bir an durdu, sonra ekledi, sesi biraz daha alçalarak: "Senin şerefine."
Pervin kadehini dudağına götürdü, cevap vermedi. Anason dilinin altında yandı, sonra serinledi. Denize baktı. Su, ufukta hâlâ menekşe rengindeydi; kıyıya yakın yerde, lokantanın sarı ışıkları suyun üstünde titrek lekeler bırakıyordu. Birazdan ay çıkacaktı; Pervin biliyordu, dolunaydı bu gece.
Yediler, içtiler. Ece anlattı — işten bir dedikodu, kız kardeşinin yeni evi, geçen kış yarım bıraktığı o adamla bir kez daha karşılaşması. Pervin araya girmedi, sadece doğru yerlerde başını eğdi, doğru yerlerde kaşını kaldırdı. Kedi masanın altına geldi, Pervin'in ayağına sürtündü; o da farkında olmadan bir parça balık uzattı aşağı. Ece bunu gördü, bir şey demedi ama gözünün ucu yumuşadı.
İkinci kadehte deniz karardı, ay çıktı. Tam karşıdan, sudan yükselir gibi: önce kırmızımsı, kocaman, sonra tırmandıkça küçülüp gümüşe dönen bir ay. Suyun üstüne kıyıdan ufka uzanan bir ışık yolu serdi — o titrek, kırık gümüş yol. Lokantadaki birkaç masa bir an sustu, herkes aynı yöne baktı. Sonra çatal sesleri yeniden başladı.
"Pervin," dedi Ece o sustuğun anlardan birinde. Sesinde şakanın bittiği bir ton vardı. "Sana bir şey soracağım, kızma."
"Sor."
"Sen kendine ne zaman sıra geleceğini sanıyorsun?"
Pervin kadehini bıraktı. Parmağı yüzüğüne gitti, döndürdü.
"Yani," diye devam etti Ece, sözcükleri dikkatle seçerek, "herkesin işini görüyorsun. Patronun, kardeşin, benim. Kapı çalıyor, sen açıyorsun. Telefon çalıyor, sen bakıyorsun. Peki seni kim... bilmiyorum. Kim alıyor üstünden? Kim soruyor sana, sen nasılsın diye?"
Pervin uzun bir süre denize baktı. "Alışkın değilim," dedi sonunda. Sesi düz, neredeyse açıklayıcıydı; acındırmaya çalışan bir ton yoktu. "Birinin sırasına girmeye alışkın değilim. Kötü bir şey değil bu. Sadece... öyle." Bir çağla aldı, ısırdı, ekşilikten gözleri biraz kısıldı. "Bir noktadan sonra insan, beklemediği şeyin yokluğunu duymaz oluyor. Susuzluğu unutmak gibi bir şey. Susuz olduğunu unutursan, rahat edersin."
"Bu çok hüzünlü ya," dedi Ece.
"Hüzünlü değil. Pratik." Gülümsedi ama bu sefer gülüş gözlerine kadar çıkmadı.
Ece bir şey daha söyleyecek oldu, vazgeçti. Bunun yerine elini uzatıp Pervin'in elinin üstüne koydu, bir an. Sıcaktı eli; rakıdan, akşamdan, kendi sağlığından sıcak. Sonra çekti, kadehini kaldırdı. "Neyse. Bu akşam kimse kimseyi kurtarmaya çalışmasın. Sadece şuna bakalım." Ayı gösterdi. İçtiler.
Gece geç bitti. Yürüyerek döndüler pansiyona; dar, badanası dökük sokaklardan, kapı önlerinde uyuklayan kedilerin, sardunya saksılarının, kepenkleri inik bir bakkalın önünden geçerek. Ece odasına girip kapısını kapattığında Pervin hâlâ uyanıktı. Bir süre yatağın kenarında oturdu, ayakkabılarını çıkardı, çıkaramadı, yine giydi.
Sonra usulca dışarı çıktı.
Sabah, denizin rengi başkaydı.
Geceki menekşe gitmiş, yerine açık, sütlü bir gri gelmişti; ufuk daha aydınlanmamıştı ama aydınlanmak üzereydi. Hava soğuktu, Pervin kollarını gömleğinin içinde kavuşturdu. Kıyıda kimse yoktu. Yalnızca martılar, bir de uzakta, koya çekilmiş bir balıkçı teknesinin ağır ağır sallanışı. Su o kadar durgundu ki kıyıya vururken ses bile çıkarmıyor, sadece taşları yalayıp geri çekiliyordu.
Pervin taşların üstünde durdu. Gecenin sonunda, uyuyamayınca, buraya gelmeyi düşünmüştü — ne için, tam bilmeden. Şimdi de tam bilmiyordu. Yıllardır kimseden bir şey istememişti. İsteyince borçlu hissederdi insan, biliyordu bunu; istediğin verilmezse de küçülürdün, verilirse de. En temizi istememekti. Ama bu sabah, bu boş kıyıda, isteyecek kimsesi olmadığı için — tam da bu yüzden — bir şey kıpırdadı içinde.
Ellerini açtı.
Kendini biraz gülünç buldu bunu yaparken; başını göğe kaldırmak, avuçlarını yukarı çevirmek, o klişe. Bunu düşündü ve gülümsedi, yarı alaycı. "Tamam," dedi, sesli, ama çok alçak; kendi kulağı bile zor duyacak kadar. "Tamam. Madem öyle." Bir nefes aldı, soğuk hava ciğerlerini yaktı. "Hazırım. Eğer biri varsa — benim için de ayırdığın, ben hazır olana kadar beklettiğin biri — gönder. Geç bile kaldım. Yeniden sevebilirim artık."
Söyledi ve sözcükler havada asılı kalmadı, kalkmadı, bir işaret gelmedi. Hiçbir şey olmadı. Martı bağırdı, tekne sallandı, su taşları yaladı. Ufukta ilk turuncu çizgi belirdi, o kadar.
Ama Pervin, ellerini indirdiğinde, omuzlarının indiğini fark etti. Aylardır — belki yıllardır — yukarıda tuttuğu o görünmez şey, o savunma, o "istemem ben" duruşu, bir kademe aşağı kaymıştı. İçinde tuhaf, hafif bir boşluk vardı; bir şeyin yerinden kalktığı, henüz yerine bir şey gelmediği için boş kalan o aralık. Susuzluğunu hatırlamış gibiydi. Ve hatırlamak, garip biçimde, acıtmamıştı.
Geri döndü. Pansiyonda Ece henüz uyuyordu. Pervin valizini topladı, perdeyi araladı, denize son bir kez baktı. Aklında ne bir yüz vardı, ne bir isim. Bunu sonradan, çok sonra, defalarca hatırlayacaktı: o sabah kimseyi düşünmüyordu. Tam da bu yüzden cesaret edebilmişti.
İstanbul'a döndüklerinde akşam olmuştu yine. Otogardan ayrıldılar, Ece Bağdat Caddesi'ne, Pervin Moda'ya. Vapur değil, dolmuş tuttu; yorgundu. Moda Caddesi'nden geçti, kepenklerini yeni indiren kahveciler, hâlâ açık bir çiçekçi, kaldırımda iki masaya yayılmış bir kalabalık. Sokağına saptı, apartmanın soğuk merdivenlerini çıktı, kapısını açtı. Ev, gittiği gibi duruyordu — düzenli, sessiz, kendisini bekleyen bir ev.
Çantasını bırakır bırakmaz uykuya teslim oldu. Rüyasız, derin, ağır bir uyku.
Sabah, onu vapur düdüğü uyandırdı. Kadıköy iskelesinden gelen o uzun, boğuk ses; ardından bir martı, ardından bir başkası. Perdenin aralığından giren ışık, karşı apartmanların arasından sıyrılan ince bir deniz şeridine vuruyordu — Moda'da bir evin ödülü, o iki bina arası mavi dilim.
Pervin gözlerini açtı.
Ve açtığı anda, hiç beklemediği bir şey oldu. Hiçbir nedeni yokken, hiçbir bağlantısı yokken, zihninin tam ortasına bir yüz oturdu. Tanımadığı bir yüz. Ya da — hayır, tanıdığı. Tanımıyordu ama tanıyordu; bu ikisi nasıl aynı anda doğru olabilirdi, bilmiyordu. Bir bakış, bir çene hattı, gülerken bir an duraksayan bir ağız. İsmi yoktu. Yeri yoktu. Henüz hiçbir yerde yoktu o yüz — ne hayatında, ne hafızasında, ne bir odanın karşı köşesinde.
Ama oradaydı.
Pervin yatakta kımıldamadan kaldı, tavandaki ince ışık çizgisine bakarak. Dün sabah denize ettiği o sözü hatırladı — gönder demişti. Gülümsedi, kendi kendine; kapıyı çalan olmadığını, hiçbir şeyin değişmediğini düşünerek. Hiçbir şey değişmemişti.
Yüz, gitmedi.