Teker teker gelin. Yoksa ben geliyorum artık.
Bırakıyorum bu hayat
oyununu da. Mızıkçılıksa mızıkçılık!
Daha beterini mi göreceğim? Evet. Bunu da biliyorum. Gider gitmez başlayacak işkencesi. Öyle anlatıldığı gibi ateşler içinde olmayacak, tek korkun bu olmadıkça. Önce beni bir masaya oturtup daha bu hayata gelmeden imzaladığım sözleşmeyi önüme koyacaklar.
“Bak,” diyecekler, “hepsini kendin seçtin.”
“Ben bir halt hatırlamıyorum.”
Üstelik buraya gelirken unutacağımı da bile bile imzalamışım. Ne tuhaf; geçerli sayılan tek sözleşme, taraflardan birinin tek bir maddesini bile hatırlamadığı sözleşme olabilir. Yükümlülükler bende, evrak onlarda.
Dosyayı önüme doğru itecekler. Altında imzam varmış. Her şeyi görmüş, kabul etmiş, hatta bazı maddeleri bizzat ben talep etmişim. Kimlerin karşıma çıkacağını, kimin canımı yakacağını, neyi kaybedeceğimi, nerede yalnız kalacağımı, hangi kapının yüzüme kapanacağını tek tek biliyormuşum. Bütün bunların beni büyüteceğine, ruhumu olgunlaştıracağına ve birtakım pek kıymetli dersleri öğrenmemi sağlayacağına karar vermişim.
Belli ki sözleşmeyi imzalarken de şuursuzmuşum.
Ya da tekâmül denen şeyin satış sunumu sandığımdan çok daha başarılıydı. Işıklar, yüksek bilinç, sonsuz sevgi… İnsan orada hiçbir yeri acımıyorken dünyadaki acının altından kalkmayı kolay sanıyor olabilir. Bedeni olmayan ruhun beden acısına “deneyim”, kırılacak bir kalbi olmayan yüksek benliğin kalp kırıklığına “ders” demesi kolay elbette.
Kim bilir, belki de
büyük bir özgüvenle arkamı yaslayıp, “Ben bunu taşırım,” demişimdir.
Taşıdım da. Sorun, taşıyabildiğim her şeyin bir sonraki yük için emsal sayılmasıydı. Sırtım kırılmadıkça biraz daha koydular. Dizlerimin üzerine düşüp yeniden kalktığım her seferinde bunu devam edebileceğimin kanıtı kabul ettiler. Taşıyor olmamın taşımak istediğim anlamına gelmeyebileceği kimsenin aklına gelmedi.
“Bunların hepsine rıza
göstermişsiniz,” diyecekler.
“Ben mi?”
“Yüksek benliğiniz.”
“Çağırın,” diyeceğim. “Kendisiyle görüşmek istiyorum.”
Muhtemelen bunun mümkün
olmadığını söyleyecekler. Yüksek benliğim, işler sarpa sardığında ortalıkta
görünmeyen fakat sözleşmelerde tam yetkili kılınmış bir şirket yöneticisi gibi
erişilmez olacak. İmzayı o atmış, faturayı bana bırakmış.
Sonra dosyadaki eksiklere geçecekler. Yarım bıraktığım dersleri, zamanından önce kalktığım masaları, artık dayanamadığım için terk ettiğim sınavları kırmızı kalemle işaretleyecekler. Hatırlamadığım şartları nasıl ihlal etmiş sayılabileceğimi soracağım. Bana “özgür irade” diyecekler. Bütün cevapları tek bir belirsiz kavramla geçiştirme konusunda orada da oldukça mahir olduklarını tahmin ediyorum.
Ardından aynılarını ve bin beterini yeniden gösterecekler. Sadece ne yaşadığımı değil, neden yaşamayı seçtiğimi de anlatacaklar. Anladığıma kanaat getirince beni bir süre dinlendirecek, geri gelmeye hazır olduğumu düşündüklerinde sözleşmeyi yeniden önüme koyacaklar.
Sonra her şeyi bir kez daha unutacağım.
İsimler değişecek. Yüzler, şehirler, evlerin pencerelerinden görünen manzaralar değişecek ama yara kendisine yeni bir yer bulacak. Aynılarını ve bin beterini bir daha yaşayacağım.
Yine mızıkacak mıyım
diye.
Bilmem.
Bu kez ne vaat edecekler mesela? Daha dayanıklı bir beden mi? Daha az hatırlayan bir zihin mi? Beni yarı yolda bırakmayacak birkaç insan mı? Sonuna kadar kalacak birini mi, yoksa yine kalamayacağı hâlde bana evi hatırlatacak birini mi?
“Merak etme,”
diyecekler belki. “Bu kez yalnızca taşıyabileceğin kadarını vereceğiz.”
Bunu daha önce de söylemiş olmalılar. Bu kez taşıyabileceğim kadarı yetecek mi onlara? Yoksa ayakta kaldığımı gördükçe sözleşmeye yeni maddeler, sırtıma yeni yükler mi ekleyecekler? Bu kez de sonuna kadar dayanacak mıyım, yoksa daha mı erken pes edeceğim? Kalemi önüme koyduklarında, sözleşmeyi baştan sona okumak isteyeceğim. Küçük puntolarını, ek protokollerini, karmik dipnotlarını… Mümkünse bir nüshasını da isteyeceğim. Gerçi vermeyecekler. Hatırlamama da izin vermeyecekler.
Yine de imzalamadan
önce bu kez tek bir şey soracağım.
Bütün bu derslerin, kayıpların, sınavların ve taşımam gerekenlerin arasında…
En azından arada mutlu da olabilecek miyim mesela?